22 Haziran 2009 Pazartesi

DÜNYADAKİ ANTRENÖRLERE TEK TEK SORALIM


Hiç üşenmeyelim dünyadaki tüm basketbol antrenörlerine tek tek soralım; Eğer bir takım kuracak olsanız Mehmet Okur’u mu kadronuza alırsınız yoksa Fatih Solak’ı mı?
Bu işten zerre kadar anlayan her insanın vereceği cevap gibi onlarda doğal olarak Solak yerine Okur’u tercih edeceklerdir. Yalnız ne hikmetse bizim milli takımımızda ülkemizin yetiştirdiği en büyük sporculardan biri olan Mehmet Okur kadroya dahi alınmıyor. Koç’un tercihi deyip atmak kolay ancak söz konusu şey milli menfaatlerimiz ise bu bir kişinin tercihine hele bir yabancının tercihine bırakılamaz diye düşünüyorum. 2003 yılından beri yatırım yapılan bir takım. 87 doğumluların ana arterini oluşturduğu iskelet 2010 dünya şampiyonası için hazırlanıyor. 2010 için hazırlanmak en doğal hakkımız ancak biz bu hazırlığı 2005, 2007 ve 2009 avrupa şampiyonalarını olası madalya şansımızı geri teperek hazırlanıyorsak nerde kaldı bizim ülke menfaatimiz.
Bakın bu takımın 2010 yılında skoru sürükleyecek oyuncusu olarak lanse edilen Cenk Akyol Oktay Mahmuti tarafından ona verilen onca şansa rağmen takımında dahi tutunamadı, hatta Galatasaray Cafe Crawn takımına kiralık gitmesine rağmen orda bile istediği süreleri bulamayıp, Murat Kaya’nın arkasında kaldı. Şimdi bakıyoruz A Milli takımımızın kadrosunda dahi yok.
Demek ki neymiş dereyi görmeden paçaları sıvamamak lazımmış. Hele bir 2010 yaklaşsın, turnuva düzenle özel kamp programları organize et ve katıldığın her turnuvada en iyi oyuncularınla mücadele et.
Bana hala birçok mesaj geliyor ve Mehmet Okur vatan haini yinemi gelmedi diyorlar.
Bu olacak iş değil, ülkemizin yetiştirdiği en büyük sporculardan biri vatan haini damgası yiyor. Buna gönlüm asla razı gelmiyor. Kaya Fenerbahçe Ülker’in bütün pota altı oyuncularını adeta denize döktü. Bakıyorsunuz Kaya da milli takımda yok ama denize dökülen tüm Fenerbahçe Ülker oyuncuları kadroda. Engin Atsür ağır bir sakatlıktan çıktı, 6 aydır eline top bile değmedi ama milli takımda var. Tutku Açık yok, Hakan Köseoğlu yok. Sabit fikirlerle hiçbir yere varamayız. Plana sadık kalmak demek, 2003 yılında hazırladığın planı 2010’a kadar hiç şaşmadan uygula demek değildir. Plana her zaman aktif değişkenler ve eldeki imkanlar dahil edilmelidir.
Fatih Solak ligimiz için değerli bir oyuncudur ancak Fatih Solak’ın olduğu kadroda Mehmet Okur yoksa Ermal Kurtoğlu yoksa, Kaya Peker yoksa hatta ve hatta Hüseyin Beşok dahi yoksa ben bu işte bir mantık hatası ararım.
Sen NBA şampiyonluğu görmüş All Star pivotunun üzerinden tek bir set dahi hazırlama hatta potaya sırtı dönük rakibi ile birebir bırakıp tek bir pozisyon dahi hazırlamadan Okur’dan verim almaya çalış. Herhalde dünya basketbolundaki rakiplerimiz bu anlayışa şapka çıkartıyorlardır. Milli takım koçumuz yıldızlara inanmadığını ve kişiye özel sistem hazırlayamayacaklarını söylüyor ama Mehmet Okur her seferinde halkı tarafından Nowitzki ile kıyaslandığı için asla beğenilmiyor.
Mehmet Okur dururken bakıyorum, Fatih Solak ulusal takımımızın pivotu olarak sahaya çıkıyor, adım gibi eminim ki Tanjeviç; Semih Erden ile oynamayı her zaman her yerde Mehmet Okur’la oynamaya tercih eder çünkü Semih Erden’i basmakalıba sokabilirsin ama Mehmet Okur çok özeldir. Mehmet Okur’la oynayabilmek için modern basketbol bilginiz en üst düzeyde olmalıdır. Özellikle sahada oyuncularına attığı fırçaları düşünün: Semih Erden’e bağırmak kolaydır çünkü onu milli takımda ilk kez siz oynatmışsınızdır ve daha gençtir ama Mehmet Okur’a bağırmak her pozisyonda onu haşlamak nerdeyse imkânsızdır.

Dirk Nowitzki her maç harikalar yaratıyor bizimkiler sayı dahi atamıyorlar diye hem medyada hem de kamuoyunda derin bir serzeniş yankılanıyordu. Ahali ne bilsin Alman milli takımının her hücumu Nowitzki üzerinden yaptığını ama bizim milli takımda yıldız oyuncu diye bir ayrımın olmadığını ve Okur’un üzerinden oynanan tek bir setin dahi bulunmadığını nerden bilsin.
Mehmet Okur bütün bu olumsuzluklardan etkilenerek ortaya sakatlık balonu uçurup milli takım formasını terletmekten kaçınmıştı.
Fatih Solak, Semih Erden, Ermal Kurtoğlu, Kerem Gönlüm, Oğuz Savaş, Kaya Peker gibi isimler çok değerli oyuncular ve mücadeleye dayalı oyunu asla bırakmayan hep ribaunt kovalayan dahası kariyerleri boyunca az süreler almaya ve süre paylaşmaya alışmış oyuncular ile her zaman dünya altıncılıkları alabiliriz elemelerde ortalığı silip süpürebiliriz ama asla şampiyon olamayız. Şampiyonluk büyük oyuncular ile kazanılır, evet bu isimler olmadan ve hâlihazırda sergiledikleri performanslarını sergilemezlerse şampiyonluk yine kazanılamaz ama Mehmet Okur gibi fark yaratan oyuncular olmaz ise madalya sadece hayal olur.
Şimdi bu kadroya baktığımızda yine Oğuz Savaş dışında sırtı dönük top alıp oynayabilen yüzü dönük tehdidi olan başka bir oyuncu göremiyoruz. Göreceksiniz usta koç Oğuz Savaş’ı da 12 kişilik kadroya almayacak.
Göreve ilk geldiği andan beri usta koçun uyguladığı rotasyon sisteminin bizim ülke insanımıza asla uymadığını yapısına ters geldiğini hep söyledik durduk. Son final serisi de buna en iyi örnek oldu.
Ataman tam sahada baskı yaptı, usta koç oyuncu değiştirdi
Ataman pota altında top alan efsane oyuncu Mirsad’a ikili sıkıştırma ile yardım getirdi, usta koç oyuncu değişikliği yaptı.
Ataman kazanılan ve çok kritik olan 3. maçta sisteminde hiç olmamasına rağmen alan savunmasına geçti, usta koç oyuncu değiştirdi.
Ataman bazen de gereksiz yere olsa dahi takımını 4 kısa ile oynattı, usta koç oyuncu değiştirdi.
Oyuna bir girip bir çıkan oyuncular asla ritim bulamadılar, tam ritim bulduklarında ise kendilerini kenarda buldular.
Milli takım hepimizin takımı, ben her zaman olduğu gibi millilerimizin her maçı almaları için dua edeceğim. Söz konusu ülke menfaatleri ise gerisi teferruattır. Eğer ülkemiz başarılı olacaksa değil Mehmet Okur, isterse Hidayet Türkoğlu da onunla beraber oynamasın ama yeter ki başarılı olalım. Koskoca altın bir jenerasyon yok olmak üzere 79 jenerasyonu artık 30 yaşında. Bir madalya alacaksak 2009 bunun tam vaktidir diye düşünüyorum.

İlker KESER
basketci14@gmail.com

09 Haziran 2009 Salı

FIRÇA İLE GELEN MAÇ


Sinan geçen yaz milli takımımızın en patlayıcı en iyi savunma yapan en hareketli oyuncusuydu. Ataman kariyeri boyunca yaptığını yani gittiği takıma bildiği oyuncuları peşinden sürükleme alışkanlığını yine gösterdi ve Schumpert ve Kaya’nın yanına Sinan’ı da Efes Pilsen’e getirtti. Sinan transferinden sonra Thorton transferini duyunca eyvah dedim. Çünkü bu iki oyuncu aynı tarz ve aynı işi yapan oyunculardı. Nitekim Sinan bench’in derinliklerine inerek nerdeyse kayboldu. Efes’in Euro Leage macerası kötü giderken bunu yazılarımla dile getirmiştim. Sinan final serisinin 3. maçına Solomon’a yaptığı savunma ve çaldığı toplarla damgasını vurdu.
Efes Pilsen’in son şampiyonluğunda Mustafa Abi’nin Halid El Amin’e yaptığı savunma zaferi getiren en önemli unsur olmuştu. Serinin kalan maçlarında tıpkı Mustafa Abi’nin Beşiktaşlı Amin’e yada Tofaş’ın şampiyonluklarında Kelepçe Alper Yılmaz’ın Naumoskiye yaptığı savunma gibi Sinan Solomon’a yapışmalı ve onu sahadan silmeli yoksa doğru düzgün şut atamayan, ribaunt hiç alamayan hızlı hücumdan bihaber olan Efes Pilsen bu senede şampiyonluğu rakibi FB Ülker’e kaptıracak.
Aslında Ataman yatsın kalksın Tanjevic’e dua etsin. Çünkü maçın tam kırılma noktası Solomon’un kaptırdığı bir toptan sonra koçundan küçük bir çocukmuş gibi en az 3 dakika kesintisiz fırça yemesi Solomon’u doğal olarak oyundan düşürdü. Sonrasında ne olduysa oldu, Efes önce Thorton ile mucize sayılar buldu sonra yediği fırça ile kafası maçtan giden Solomon topu Sinan’a hediye etti. Son topta Ataman 5 kısa ile sahaya çıkarak maçın uzatmaya gitmesine neden olarak hediyeye hediye ile cevap verdi. Ataman uzatma da Sinan’dan vazgeçseydi büyük hataya düşerdi. Ancak tıpkı skor üretmede çok zayıf düşen Charles’dan vazgeçmesi gibi doğru karar vererek Sinan ile devam etti.
Efes Pilsen seriye devam ediyor ancak gelecek sene bu sıkıntıları çekmek istemiyorsa üst düzey klas bir oyuncuyu kadrosuna katmalı.

_Hedo Kobe’ye Şapkayı Taktı_

NBA finalleri de ligimizle birlikte final serisini eş zamanlı oynuyor. BU kez finalde Hidayet’in organizasyonu ile hücum eden Orlando Magic var. Serinin başından bu yana şampiyonluk favorisi olarak Lakers’ı görüyorum çünkü Cavs karşısında dahi zorlanan Magic’in şimdi karşısında tıpkı Lebron gibi bir bela yani Kobe var. Yalnız Cavs Lebron dışında Magic’e direnen 2. bir isim çıkartamamıştı. Şimdi ise hem çok iyi savunma yapan bir Lakers var hem de Süpermen Howard’ın arkasında duracak dahası onu hücumda epey bir terletecek olan Gasol gibi Odom gibi Bynum gibi hatta Walton gibi hareketli sayı yapabilen blok yapabilen kaliteli bir uzun rotasyonu var. Cavs uzunlarında ahı gitmiş vahı kalmış Ben Wallece her şeye rağmen savunmada iş yaparken hücumda dökülüyordu, Big Z ise hücumda coşup savunma da aksıyordu. Lakers uzunları ise oyunun her iki yönünü de çok iyi oynayabilen derin uzun rotasyonu ile Magic’i baya uğraştıracaklar.
Orlando’nun şampiyonluk için tek şansı kendi oyununu rakibe kabul ettirip bol miktarda 3 sayı isabeti ile oynamalarından geçiyor. Tüm zorluklara rağmen Howard bundan sonraki maçlarda 20 sayı 10 ribaunt ortalamasının altına düşmemeli.
Hidayet mükemmel oynuyor serinin 2. maçında Kobe’ye yaptığı blok bir yana son topta kenardan verdiği pas muhteşemdi ama çaylak oyuncu Courtney Lee hayatının fırsatını ıskaladı ve takımını galibiyetten etti.
Lakers’ı Magic’in önünde görmemein bir sebebi daha var. Orlando en son Shaq ile beraber 14 yıl önce final oynamıştı. Lakers ise geçen senenin finalistiydi dahası Orlando kadrosunda daha önce final oynayan tek oyuncu bulunmazken Lakers da bırakın geçen sene final oynayan oyuncuları Kobe ve Fisher’in parmaklarındaki yüzüklerin ışıltısı Magic’e yeter. Koçlarada baktığımızda Gundey ilk finaline çıkarken Zen Master’ın evdeki yüzükleri takımındaki tüm oyunculara tek tek yetebilecek sayıda.
Hidayetli Orlando umarım zoru başaracak ve Mehmet Okur’dan sonra ikinci kez göğsümüzü kabartacak.

_GS Cafe Crown Artık Daha Çevik_

Tüm Galatasaray taraftarları takımlarının başına Erman Kunter, Orhun Ene, Oktay Mahmuti gibi koçların geçmesini istiyor ve bekliyorlardı. Açıkçası be bu isimlerin hiçbirinin Galatasaray’a geleceğini düşünmüyordum. Çünkü Nur Germen gibi Levent Topsakal gibi Cem Akdağ gibi Murat Özyer gibi isimlerin harcandığı bir ortama kimse ismini yazdırmak istemez diye düşünüyordum. Okan Çevik’i Yıldırım Spor’un başında olduğu dönemlerden beri takip ediyorum. Galatasaray taraftarlarının bir çoğu bu transferi hedef küçültme olarak yorumluyor. Galatasaray çok köklü bir camia, ne zaman başı sıkışsa hemen kafayı liseye çeviriyor. Kendi liselisi Murat Özyer takımın başından ayrılıyor hemen bir başka liseli Koray Mincinözlü takımın başına geçiyor. Cem Akdağ’ın kız takımından ayrılmasıyla yine kendi liselisi Okan Çevik’e yönelmişlerdi. Okan Çevik’in kız takımı ile yaşadığı Avrupa şampiyonluğunu başarısını erkek takımına yansıtması tüm taraftarların dileği ama başarılı olamazsa nasıl olsa bir liseli daha bulur çıkartır ve takımın başına getirirler.

_CEYHUN YILDIZOĞLU FARKI_

Bayan milli takımımız Avrupa şampiyonasına çok iyi bir başlangıç yaptı. Son maçta Sırbistan’ı da yenerek bir üst guruba çıktılar. Ceyhun Yıldızoğlu’nun 16 yaşında Botaş forması ile 1. ligde oynatmaya başladığı Şaziye’nin önderliğinde çok iyi maçlar çıkartan periler umarım madalya alıp yurda öyle gelirler.


İlker KESER
basketci14@gmail.com

07 Mayıs 2009 Perşembe

İTÜ’YE İBRAHİM KUTLUAY BİLE YETMEDİ


İTÜ bu seneki kadrosu ile 10 sene önce oynamış olsa sağlam 3 yabancı ile Euro Leage de ilk 8’e bile kalabilirdi. Nitekim kadrolarında yer alan Serdar Çağlan, Tolga Tekinalp o dönemin o düzeydeki oyuncuları; Harun Erdenay ve İbrahim Kutluay ise yine o dönemin efsaneleri idi. Geçen sene Adana da Harun Erdenay’lı Kemal Tunçeri’li kadro başarısız olunca bu sene İbrahim Kutluay eklemesi yapılmıştı takıma.
İbrahim Kutluay’ı kadrosuna dahil eden İTÜ ne yazık ki İbrahim Kutluay’a servis yapabilecek oyun kurucuları kadrosuna dahil edememiş. Takımın oyun kurucular 0 yazı ile sıfır katkı yaptı diyeceğim ama bırakın sıfır katkıyı paso zararına oynadılar. Bu kadar iyi bir kadro yapıyorsun ama oyun kurucuların şut dahi sokamıyor dahası genç takım oyuncularının yapmayacağı hataları yapıyorlar. İTÜ bu sezondan büyük ders çıkartmalı.
Biz basketbol severler son yıllarda İTÜ’yü hep Levent Topsakal, Orhun Ene, Harun Erdenay, İbrahim Kutluay gibi efsanelerin ve ligin eski kalburüstü oyuncularının oynadığı bir takım olarak hatırlıyoruz. Bu görüntüsüne bürünmeden hemen önce de şimdiki Tofaş gibi kendi altyapısından çıkan Cömert Küce, Şafak Telli, Barış Karasu gibi kemikleşmiş kadrosu ile bir 2. lige düşen bir geri yükselen kadrosu ile hatırlıyoruz.
İTÜ bu sene de oyun kurucularından veya devasa fiziğine rağmen pota altında minicik gıllicik kalan Amerikalısından katkı alabilseydi Beko TBL’nin yolunu tutacaklardı yalnız bu İTÜ beni ve gerçek basketbol severleri memnun etmeyecekti. Ben şahsen İTÜ’yü İbrahim Kutluay’lı, Tolga Tekinalp’lı ve Harun Erdenay’lı görmek istiyorum ama etraflarında yeni Levent Topsakal’lar, Harun Erdenay’lar, Umut Tınay’lar, Muratcan&Sinancan Güler’ler, Umut Yenice’ler görmek istiyorum.
_LİGE ÇIKANLAR_
Turnuvayı nerdeyse baştan sona izledim. Bornova Belediyesi koçu Aclan Kavasoğlu takımını çok iyi idare etti. Uyumlu ve birlikte iş yapabilen etkili bir takım oluşturmanın karşılığını güçlü rakiplerinin arasından sıyrılarak bileklerinin hakkı ile Beko TBL’ye çıkarak elde ettiler. Konya da ki ilk bölüm maçlarını yabancısız oynadıklarını da belirtmeliyim. Oyuna giren çıkan her oyuncu maksimum katkı verdi. Fırat Aydemir A milli takım kadrosuna çağırıldığı günlerdeki kadar etkili oynadı, Serdar Yavuz gibi bir oyun kurucu İTÜ Forması giyiyor olsaydı şimdi İTÜ hüzün değil keyif yaşıyor olurdu. Oldukça korkusuz ama kendinden emin bir şekilde kullandı şutlarını. Yalçın Azizmahmutoğulları sahaya inanılmaz bir enerji yaydı, savunmada çok etkiliydi. Yaptığı bloklar, kazandığı ribauntlar takımına hep artı değer katıp rakiplerine psikolojik olarak da üstünlük sağlamasına yardımcı oldu.
_TOFAŞ SAS_
Tofaş ait olduğu yere tekrar döndü. Döndü dönmesine ama Tofaş’ın asıl sorunu lige çıkmak değil orda kalabilmek. Şimdi başlarında koç olarak bu konuda baya sabıkalı bir koçları da var. Tofaş ta tıpkı Bornova Belediye gibi turnuva boyunca çok iyi yönetildi ve üst düzey oynadı. Tofaş’ın en büyük artısı yıllardır bir arada oynamaya alışmış olan oyuncuların artık makine düzeninde tıkır tıkır toplarını oynuyor olmaları. Tofaş takımında oynayan bir çok oyuncuyu gerek milli takımlardan gerekse yıllardır Tofaş’ta oynadıkları için yakından tanıyordum ama İlkay’ı izlemek bana büyük bir keyif verdi. 90 doğumlu genç adam oynadığı her maçta üst düzey katkı verdi takımına. Trabzon Spor karşısında da 19 sayı 9 ribaund ile ortalığı kasıp kavurdu adeta. İlkay umarım gelecek sezon uzun süreler alabilir.
_TRABZON KOLBASTI YAPAMADI_
Trabzon Spor turnuvanın başında İTÜ ile beraber benim favorimdi ama İTÜ orjinli oyun kurucuları eski milli basketbolcu Mehmet Ali Tınay’ın kardeşi Umut Tınay ‘ın sakatlığı ile beraber acaba demiştim. Ne yazık ki bu acaba beni yanıltmadı. Eğer Umut Tınay çok iyi geçirdiği sezonu sakatlanmadan bitirebilseydi Trabzon Spor da şu anda büyük bir ihtimal ligde olacaktı. Yani lige çıkamayan her iki takımında lige çıkamamasının en önemli nedeni oyun kurucu eksikliği oldu.
Trabzon açısından ortada çok olumsuz bir sonuç yok aslında. Sonuçta çok genç olan ekibin dahada tecrübe kazanması için 2. ligde bir sene daha geçirmesi takımı daha da olgun kılacak ve tecrübelendirecektir. Trabzon’un şampiyon olmak için yapması gereken elindeki yabancı oyuncudan bir an önce kurtulup skor atan bir uzun almaları. Çünkü ellerindeki uzun oyunculardan bir tek Kerem Öztoprak’ın orta mesafe şutu ve sayı potansiyeli var Engin’in ve Recai’nin bitiricilikleri dahi çok zayıf. Yani pota altında aldıkları topu bile zor sayıya çeviriyorlar.
Lige çıkan takımlarımız bunu tabiî ki hak ettiler yalnız diğerleri hak etmemişti dersek işte orda yanılgıya düşeriz. Gerçekten çok zevkli ve mücadele boyutu üst seviyede olan maçlar izledik. Lige çıkan takımlarımıza gelecek sezon başarılar diliyorum.

İLKER KESER
basketci14@gmail.com

09 Nisan 2009 Perşembe

Şampiyon Galatasaray


Galatasaray bayan basketbol takımı Türkiye de çok büyük bir ilke imza atarak FIBA Bayanlar Avrupa Kupası şampiyonu olmayı başardı. Büyük takımlar büyük oyuncular ile şampiyon olurlar, Galatasaray bayan basketbol takımında ülkemizin yetiştirdiği en büyük basketbolculardan Yasemin ve Şaziye uzun süreler dahi alamadan kupayı kucaklarında buldular. Özellikle Şaziye oynadığı 4. finalde nihayet kupa ile tanıştı.
İtalya’daki ilk maçta Galatasaraylı oyuncular oldukça iyi mücadele etmişler ancak kaybettikleri lüzumsuz toplar ile maçın sonuna azda olsa önde fakat dengede girerek işi tehlikeye atmışlardı. Yapılan iyi savunmalar harcanan top kayıplarına kurban gidiyordu. Oyunun sonunda da nasıl olduysa bizi üçlük yağmuruna tuttular ve 12 sayılık küçümsenemeyecek kadar önemli bir fark yaptılar.
İstanbul’daki ikinci maç için oldukça ümitliydim çünkü ilk maçı izlemiştim ve top kaybı yapmadığımız sürece gerekli farkı yapabileceğimizi biliyordum. Finalin son ayağında oldukça iyi savunma yaptık, topun değerini bildik. Koç Çevik hata yapan oyuncuya hiç acımadan hemen kenara aldı. Mesela, Şaziye 1–2 pozisyonda savunmada aksayınca ve adamını kaçırınca kendini hemen kenarda buldu. Skorun sadece iki siyahî Amerikalı Augustus (23) ve Young (27) üzerine yıkılmasıyla gözüm hep Şaziye’yi ve Yasemin’i aradı ama her ikisi de az süreler alarak maçı skorsuz kapattılar. Işıl Alben bu takımın maestrosu konumunda. Şimdiden efsane oyuncu yenilmez armadanın kaptanı Derya Özyer’in namı değer Kaptan-ı Derya’nın önüne geçmiş durumda.
Galatasaray bayan basketbolu yıllardır basketbola en fazla değer verip yatırım yapan takım. Amerikalı bayan koç Betsy Bailey yönetiminde Clarisa Davis’in durdurulamaz skorer oyunuyla ve Çelen gibi Arzu gibi Derya gibi yerli oyuncuların varlığıyla Türk bayan basketboluna yıllarca damga vurdular ve yenilgisiz şampiyonluklar kazandılar. Üst üste 9 kez şampiyon olarak büyük bir iş başarmışlardı. Son yıllarda ezeli rakibi Fenerbahçe’nin biraz gerisinde kalmış gibi gözüken Galatasaray; takımın başına Cem Akdağ gibi büyük bir ismi getirerek yükselişin sinyallerini vermişti. Kurulan kadro tamamen 3 kupayı birden almaya dönük olarak tasarlanıp kurulmuştu. Cem Akdağ’ın görevine son verilmesinden sonra Galatasaray’ın her zaman yaptığı gibi liseye dönüp bakmasıyla Okan Çevik takımın başına geçti. Böylece Okan Çevik bu büyük başarıya, takımı kuran Cem Akdağ ile dönüşümlü imza atmış oldu.
Galatasaraylı bayan basketbolcuların bu tarihi başarısı umarım diğer takımlar için bir hedef büyütme vesilesi olur da ülke basketbolu çok daha ileriye gider. Hafta sonu Tekno-SA Türkiye Kupası maçlarında bu yılın sürpriz takımı Samsun Basket’i, Ceyhun Yıldızoğlu’nun ayağa kaldırdığı Mersin Büyük Şehir Belediyesi’ni, Beşiktaş’ı, Fenerbahçe’yi ve Avrupa’nın en büyüğü olan şampiyon Galatasaray’ı izleme şansına sahip olacağız.
Türkiye’mize bu kadar büyük ve anlamlı bir kupayı getiren Şampiyon Galatasaray’a bize bu mutluluğu yaşattığı için çok teşekkür ediyoruz.

İlker KESER
basketci14@gmail.com

28 Mart 2009 Cumartesi

ŞAPKADAN TAVŞAN DEĞİL TRAKTÖR ÇIKTI


Kepez Belediye koçu eski şampiyon koçlardan Halil Üner şapkasından çıkardığı tavşanlar ile büyük bir ün yapmıştır. Geçen sene şapkadan çıkan tavşanlar Daçka’yı kümede tutmuş ve ligin sürpriz takımı yapmıştı. Bu yıl aynı kelebek etkisi Halil Üner Kepez’in başına geçmesi ile kendisini gösterdi. Halil Üner takımın başına geçmeden önce Traktör Kepez bench’inin derinliklerinde pas tutmak üzereydi.
Robert ‘’Traktör’’ Traylor Dallas tarafından bir NCAA yıldızı olarak draft edildiğinde, Dallas taraftarları büyük bir mutluluk yaşamış ancak daha ismini dahi duymadıkları Alman 2. liginden gelen sıska bacaklı bir Alman ile takas edilince bu mutlulukları çok kısa sürmüştü. Michigan üniversitesinin yıldızından iki tane Alman oyuncunun fiziğinde adam çıkabilirdi, sırf bunun için bile Dallas taraftarları ilk tepkilerinde haklıydılar. (Tabiî ki sonradan her Dallas’lı yapılan bu takasa milyon kere dua etti)
Traktör bu yıl ligimizin en büyük renklerinden bir tanesi, her hafta acaba maçı yayınlanacak mı diye büyük bir keyifle bekliyorum. Maç boyu gözünüzü bir an dahi kaçıramıyorsunuz, pivot adımları, pasları, ribaundları, yer tutuşları, pozisyon alışları, ikili oyunları, kovaladığı aley hoop’ları her seferinde buram buram kalite kokuyor.
Kepez takımına baktığımız zaman iki tane üst düzey oyuncu görüyoruz, her iki oyuncuda Avrupa da her takımda rahatlıkla oynayabilecek yetenek ve kapasiteye sahip. Gereld Fitc’i daha önce Galatasaray da izleme ayrıcalığına sahip olmuştuk. Bu sene için Kepez’in en büyük şanslarından biri bu düzeyde iki oyuncuya sahip olmaları. Fitch ve Traktör çok etkili ve tehlikeliler ancak yanlarında oynayan oyuncular onlara ayak uydurdukları anda çok daha tehlikeli hale gelecekler. Galatasaray Cafe Crown karşısında diğer oyuncular bu ikiliye oldukça fazla destek sağladılar.
_Levent Bilgin_
Hakan Erol az hata ile iyi savunma yaparak ve skora içeriden dışarıdan zorlayarak katkı yaparken, Levent pota altını ayakta tuttu ve ligimiz için ne kadar önemli bir oyuncu olduğunu gösterdi. Galatasaray’ın esame listesi uzunluğundaki uzun oyuncu rotasyonuna Traktör’ün yanında tek başına direnip onlara üstünlük kurdu. Çok sevdiği dış şutunu da istikrara kavuşturduğu an daha üst düzey takımlarda da kendisine şans bulacaktır. Barış Güney biraz olsun Reşat Güney ayarında şut sokabilseydi şu anda çabukluğuyla, savunmasıyla her iki pozisyonu da oynayabilme kapasitesiyle ligin en değerli oyuncularından birisi ve milli takımın değişmez parçası idi. Berent Kavaklıoğlu’nu rakip takımın veteran oyuncusu Cüneyt’e benzetiyorum. Dış şutlardaki başarısı onu vazgeçilmez kılıyor.
Kepez’in Galatasaray Cafe Crown karşısındaki oyununu her maç devam ettireceğine inanıyorum.
Gelelim zaten çok iyi olan kadrosunu takviye eden Galatasaray Cafe Crown’a, Galatasaraylı oyuncular maç boyu nasıl olsa maçın sonunda biz bunları yakalar ağırlığımızı koyar ve öne geçeriz diyerek oynadılar. Maçın sonunu ise çok erken atışlarla ve gereksiz şutlarla bozuk para gibi harcadılar. Galatasaray’ın genç takımı bile herhangi bir maçın sonunu böyle oynamaz. Topu getir iki pas bilemedin üç pas hoop kaldır üçlük at. Böyle bir hücum tarzı ile kazanman zaten imkânsız.
Yeni takviyelerden Hoosley kadrosuna dahil olduğu her takıma sınıf atlatacak tarzda bir oyuncu ancak takımı ile henüz kimya uyuşmasını halledememiş, Kepez karşısında maçın sonunda kullandığı boş ama isabetsiz şutlar Galatasaray’ın sonunu hazırladı. Diğer Amerikalı Tolliver ise elde bu kadar kıymetli uzun varken neden alındı bir türlü anlayamadım. Elinde Milojevic gibi bir adam varken bundan en üst seviyede faydalanmak lazım, Tolliver’in Milojevic’den tek bir artısı var oda şutu. Kepez maçında da gördük ki bu artı Galatasaray Cafe Crown’a yarardan ziyade zarar getirdi. Tolliver tercihini son derece yanış buluyorum. Tolliver yerine bana göre üst düzey bir oyun kurucu alınmalıydı. Takımın iki oyun kurucusu da iyi oyuncular yalnız her ikisi de 2. adam olabilecek kapasitedeler. Cüneyt Erden yaşı itibari ile sakatlıklar yaşıyor ve her daim aynı etkiyi gösteremiyor. Cüneyt 2. adam olarak takıma her zaman üst düzey katkı verecektir ancak 1. adam olarak çok daha iyi elit bir isim takımın bünyesine katılmalıydı. Bu isim Gerald Fithc dahi olabilirdi.
Galatasaray Cafe Crown takımının en büyük problemi savunma zaafları, özellikle Kepez karşısında Telekomvari bir oyun sergilediler. Ne zaman takım halinde savunma yaptılar o zaman Kepez’i zor duruma düşürüp skorda öne geçtiler ancak savunmayı maçın geneline yaymadıkları için Kepez’in büyük skorerleri Fitch ve Traktör Galatasaray Cafe Crown’ın fişini çektiler.
Galatasaray Cafe Crown takımında savunmanın iki tane ilacı var bunlardan biri Cemal Nalga diğeri ise Erdem Türetken. Cemal çok az bir süre alırken Erdem sahaya adımını dahi atamadı. Galatasaray bu sezon bu üst düzey kadrosu ile şampiyonluk yaşamak istiyorsa takım halinde savunmasını bir an önce sertleştirip maçın geneline yayması lazım.

İlker KESER/basketci14@gmail.com

24 Şubat 2009 Salı

Tekno-Efes

Efes Pilsen, yıllardır göremediğimiz savunma sertliğini, ona Avrupa Şampiyonluğunu kazandıran savunma sertliğini sonunda tutturmayı başarmış görünüyor. Yalnız yoğurt yapmak için bile her zaman aynı malzemeyi ve aynı kıvamı tutturabilmek gerekli. Avrupa’dan yeni kupaları sarıp sarmalayıp ülkemize getirmesini beklediğimiz Efes Pilsen aynı savunma sertliğini bundan sonra hem şimdiden başlayarak önümüzdeki sezonlara hem de maçın içinde tıpkı bugünkü gibi genele yayarak yapması şart.
Telekom karşısında oldukça formda ve etkili görünen takım halinde rakibini yakan ama Gricek ve Mirsad’ın etkili skor patlamaları ile Telekom’u adeta sürklase eden Fenerbahçe Ülker; Efes Pilsen karşısında potaya bakmaya dahi vakit bulamadı. Gricek bol bol ‘’air ball’’ yaparken Mirsad 13 sayı ile ayakta kalan tek isimdi. Marques Green maçın başında Ergin Ataman’ın ‘’flot’’ etmesi ile üst üste sayılar buldu ancak takımının ondan katkı beklediği anlarda ortalıklarda görünmemesi boyundan dolayı değil sadece sinmesinden dolayı idi. Sayı atamaması bir yana oyunu kurmada dahi zorluk yaşadı, verdiği sayı pası sadece 2 yazı ile ‘’iki’’ idi.
Efes Pilsen maçın hemen başında, sakatlığından dolayı uzun süre faydalanamadığı Mario Kasun’un pota altındaki etkili ve kuvvetli oyunu ile Fenerbahçe Ülker uzunlarını adeta denize döktü. Ender takımı iyi oynadığı zaman iyi oynayan bir oyun kurucu, bugünde takım iyi oynadığı için tıkır tıkır oynadı. Gerçi karşısında kayda değer bir isim sahne almadı. Kerem Tunçeri’nin varlığı Efes Pilsen’i oldukça rahatlatmış hele birde Vujanic’in sakatlığının üzerine gelince Efes Pilsen’e ilaç gibi geldi bu transfer. Amerikalı kısalar savunma direncinin temelini oluşturarak en önemli katkıyı yaptılar.
Efes Pilsen-Fenerbahçe Ülker yarı finali erken finaldi çünkü diğer taraftan hangi ekip gelirse gelsin bu iki takımın dev kadroları ile mücadele edemezlerdi. Erdemir Galatasaray Cafe Crown önünde iyi mücadele ederek maçı bileğinin hakkı ile kazandı ama yalnızca 2 oyuncu ile yani Hüseyin Beşok ve Murat Kaya ile oynayan rakibini iki uzatmada zar zor yenen Erdemir 12 kişi ile oynayan Efes Pilsen’e ne dayanabilir nede direnebilir. Hatta Efes Pilsen savunma direncini tekrar bu düzeyde tutar ve bunu maçın geneline yayarsa inanılmaz bir fark olabilir.
Galatasaray’ın elenmesinin tek bir nedeni vardı oda Galatasaray’ın başında Ahmet Çakı gibi bir teknik adamının olmayışıydı. Bu koç Koray Mincinözlü’nün suçu değildi, koç Mincinözlü zaman geçtikçe takımına daha hakim olacaktır çünkü onun basketbol bilgisinden en ufak bir kuşkumuz yok. Galatasaray’ı sezonun başında hem bayanlarda hem de erkeklerde şampiyonluk adayı olarak görüyordum. Bu yargıya takım kadrolarına ve takımların başında yer alan koçlara bakarak varmıştım ama yanlış yapmışım. Esas bakmam gereken yer takımın yönetimi imiş. Eğer oraya daha önce baksaymışım bu tabloyu daha önce çizebilirmişim. Galatasaray basketbolunun emanet edildiği kişi be yazık ki basketboldan hiç anlamıyor. Anlamadığı gibi Cem Akdağ gibi büyük bir koçu dahi harcayabiliyor. Cem Akdağ harcandıktan sonra Murat Özyer zaten çerez kalır. Yalnız bu isimler kolay telafüz edilebilecek isimler değil. Cem Akdağ’ın ve Murat Özyer’in kıymetleri tıpkı Nur Germen ve Levent Topsakal gibi bilinememiştir.
Zafer Kalaycıoğlu olayına hiç girmek dahi istemiyorum. Galatasaray başkanı bu olaya mutlaka el atmalı ve yönetim zafiyetlerini çözümlemeli. Kısa vadede yapılacak en iyi iş Nur Germen veya Yalçın Granit gibi bir büyüğü tam yetki ile göreve getirilmeli. Göreve gelecek isim sadece başkana bağlı olmalı.
Erdemir yıllardır kendi halinde mücadele eden her gelen yabancının mutlu olduğu ve severek oynadığı bir takım. Ahmet Çakı kıskanılacak bir koç çünkü kimsenin hayal edemeyeceği yaşlarda ligimizin en önemli takımlarında görev yaptı. İlerideki yıllarda hızını kesmez ve son sürat yükselişine devam eder inşallah. Ahmet Çakı oyun kurucu seçimlerini yerinde ve zamanında kullandı. Erdemir’in yeni Amerikalısı Antwain oldukça etkili oynadı. Özgür Bıyık üst üste 2. kez final oynayacak. Emre ve Erdal takımın alçıları gibiler takımı bir arada tutuyorlar. Thomas hücum güzü çok zayıf ama çok sert bir adam tam bir ribaund canavarı. Burgess geçen yılki formundan oldukça uzak daha iyi olmalı. Caner Şentürk’den ve Alper Yılmaz’dan özellikle final maçında daha fazla yararlanılmalı.
Türk Telekom 20 sayı yiyerek son şampiyona yakışmayacak şekilde veda etti. Benetton’dan 30 ye, Fenerbahçe Ülker’den 20 ye…
Bu nereye varacak….


İlker Keser
basketci14@gmail.com

08 Şubat 2009 Pazar

TANJEVİC’İN TERCİHLERİ

Chris Lofton Beko All-Star 3 sayı yarışmasında değerlendiremediği şutların hepsini Fenerbahçe Ülker’e saklamış. Eski Tennessee yıldızı çok üst düzey bir oyuncu ama Mersin Büyükşehir Belediyesi Lofton’un 13 adet 3 sayılık basketi ile gelen 47 sayısı sayesinde maçı kazanmadı, maçı kazandıran en önemli faktör takım halinde yaptıkları oldukça sert savunma oldu.
Mersin ekibi yabancı tercihlerini öncelikle bilindik oyunculardan seçerek sürprizlerin önüne geçmiş. Kimani Friend ve Eddie Basden Beşiktaş ve Fenerbahçe taraftarlarının çok sevdiği oyunculardı. Lofton, yakın gelecekte Euro Leage de izleyeceğimiz önemli bir NCAA yıldızı. Oyun kurucu olarak oynayan Lester Mc Calebb bire birde rakibini çok çabuk geçebilen saha görüşü oldukça geniş olan bir oyuncu. Bugüne kadar oynadıkları tüm maçları büyük bir mücadele ile oynayan ve kaybettiği maçları dahi son toplarda kaybeden Mersin B.B play off’lar için ciddi bir bende varım mesajı verdi rakiplerine.
_Tanjevic’in Tercihleri_
Koç Tanjevic ülkemize ayak bastığı andan itibaren yaptığı tercihler ile kamuoyunun genelinde hep eleştirildi. Solomon geçen iki sezonda taraftarın adeta sevgilisiydi ve bu takımın bel kemiğini temsil ediyordu. Tanjevic bu sezonun başında Solomon’u tıpkı İbrahim Kutluay gibi istemedi. Aslında kulüp basketbolunda bir koç herhangi bir oyuncuyu istemeyebilir çünkü yerine sınırsız alternatif şansınız olabilir ancak gelen oyuncu giden oyuncunun ayarında olmalıdır ki takım içindeki dinamikler yerinden oynamasın. Fenerbahçe Ülker geçen seneki sistemi ile oynamasına rağmen geçen yılın çok uzağında. Solomon’un gitmesi ile takım sadece liderini değil böyle sıkıntılı maçlarda winner özelliğini öne çıkartıp takımı maçın içerisinde tutan adamını da kaybetmiş oldu.
Solomon’un yerine gelen oyun kurucu gerek fiziksel özelliklerinden gerekse daha önce hedefleri bu kadar yüksek bir takımda yer almamış olmasından doğan zorluklarla uğraşmaktan takımın yükünü sırtlamaya fırsat bulamadı. Günümüz basketbolunda oyun kurucuların boyları dahi 1,94 civarı olduğu için karşısında Marques Green’i gören herkeste şut atma isteği doğuyor. Her önüne gelen Marques Green’in üzerinden şut attığı gibi kritik anlarda rakibin üstünden şut atmanız gibi bir olasılığınızda ortadan kalkmış oluyor. Geçen yıllarda Solomon’dan bunu sıkça görmeye alışmış olan Fenerbahçe Ülker seyircisinin gözleri bu anlarda ortaya çıkacak birilerini arıyor.
Sezonun başında bu görevi ben dâhil herkes Gricek’den bekliyorduk ancak Gricek sakatlanınca işler iyice karıştı. Sakatlıktan çıkan oyuncunun da birden bire Rıdvan Dilmen edasıyla sahaya çıkıp sanki hiç sakatlanmamış, maç ve idman kaçırmamış gibi oynamasını bekleyemeyiz.
Bu noktada Tanjevic’in iki tane tercih hatasını görüyoruz:
İlki zaten aşikâr; Solomon yerine Marques Green tercihini dünyada yapacak başka bir koç herhalde yoktur. İkincisi ise ilkine nazaran daha da ağır çünkü Solomon’un ardından İbrahim Kutluay’ın takıma dönmesine izin vermeyerek takımı hem lidersiz bıraktı hem de Gricek’den faydalanamadığı dönemlerde onu aratmayacak olan bir oyuncuyu da kaybetmiş oldu. Gricek ve Devin Smith iyi oyuncular ancak lider ruhlu değiller, skor artıyorlar ama içlerinde takımı sürükleme gibi bir güdü yok. Oysaki bu güdü hem Solomon da hem de İbrahim Kutluay da fazlasıyla vardı. Gricek ve Devin Smith’i bir kenara bırakırsak bu işi yapabilecek iki kişi daha göze çarpıyor ancak bunlardan Damir Mrsıc oldukça yaşlı Emir Preldzic ise oldukça genç. Keşke sene başında Aziz Yıldırım daha önce Damir Mrsıc olayında olduğu gibi İbrahim Kutluay’ında arkasında dursaydı ama eski defterler çok kalın olduğu için bunu göz ardı etti. Solomon’un takımdan ayrılması bir nevi kendi tercihiydi çünkü ya Bogdan Tanjevic ya ben diyerek kapıları kendisi kapatmıştı ama İbrahim Kutluay bu formayı giymeye oldukça hevesliydi.
Koç Tanjevic ülkemizde kaldığı sürece yaptığı tercihler hep tartışılacak gibi;
*Mehmet Okur yerine Semih Erden’in milli takımda el üstünde tutulması.
* Milli takıma yıllarını vermiş milli takım forması giyerken sakatlanarak kariyerini sekteye uğratmış olan Hüseyin Beşok’u Fransa ligi (Pro A) MVP’si olduğu dönemde bile milli takıma almaması onun yerine Fatih Solak’ı alması. (2010 yılında yaşlı olacağı için milli takıma alınmayan Hüseyin Beşok en son oynanan Fenerbahçe Ülker-Galatasaray Cafe Crown maçında 23 sayı atarak takımını zafere ulaştırmıştı.)
*Kerem Tunçeri’yi Ömer Onan’la beraber çok önemli turnuvalar da kadroya almadı, özellikle en formda olduğu İspanya döneminde İspanya da Real Madrid’in salonunda oynanan maçlara Kerem Tunçeri yerine Hakan Demirel’i tercih etmesi.
*Tutku Açık gibi saha görüşü, pas yeteneği, oyun okuması ve takımı oynatmadaki becerisi üst düzey olan bir oyun kurucunun yerine Ender Aslan da ısrar etmesi.
*Hüseyin’den vazgeçtik Ömer Aşık sakatlanana kadar 2010 da takımın belki de bel kemiklerinden birisi olacak olan Oğuz Savaş’ın şampiyona kadrolarına girememesi ama Fatih Solak’ın dünya kupası oynaması.
Bunlar ve benzeri tercihleri ile Tanjevic her zaman tartışılacak gibi görünüyor.
_Fenerbahçe Ülker Euro Leage de Galibiyet Alabilecek mi?_
Bu aralar forumlarda Fenerbahçe taraftarlarının dilinde Euro Leage de acaba galibiyet alabilecek miyiz sorusu hâkim. Genel olarak yapılan eleştiriler yine Koç Tanjevic’in tercihlerine yönelik. Vidmar ve Emir’in yanı sıra Marques Green’in yerine başka oyuncular tercih edilmiş olsaydı şimdi takımımız Euro Leage’in devlerinin korkulu rüyası olurdu yorumları yapılıyor. (Hemen herkes Vidmar’ın yerine Lavrinovic, Emir’in yerine İbrahim Kutluay ve Green’in yerine Solomon hayalleri kuruyor. Bence kesinlikle haklılar.)
Gerçekten de takımın genel görünüşüne baktığımızda CSKA Moskova ve Siena gibi dev ekiplere karşı içeride dışarıda pek şansı yok gibi görünüyor. Geriye kalan Cibona Zagreb ise kendi evinde tam bir kral olduğu için geriye sadece İstanbul da oynanacak olan Cibona maçı kalıyor.
Fenerbahçe Ülker özellikle evinde oynayacağı maçlara var gücü ile asılması gerekiyor. Gricek’in sahaya tam olarak ağırlığını koyması ve skor gücünü arttırması Fenerbahçe Ülker’in guruptan çıkma şansını önemli ölçüde etkileyecektir.
Son olarak Lofton’un bu performansını uzun zamandır göremiyorduk. Lofton bu maç ile: Harun Erdenay’ın Panionios’e attığı 44 sayı, Henry Turner’ın önce Avrupa da sonra ligde üst üste attığı 46 ve 42 sayılık performansları, Ufuk Sarıca’nın Teamsystem Bologna’ya attığı 34 sayı, Hüsnü Çakırgil’in rakipten bile fazla sayı attığı Avrupa maçı (Ask Riga 41, Hüsnü Çakırgil 42 atmıştı) ve İbrahim Kutluay’ın sayısız performansının yanında Hırvatistan’a attığı 50 sayılık performansı gibi unutulmazlar arasına girdi.

İLKER KESER/basketci14@gmail.com

07 Şubat 2009 Cumartesi

YERLİ GUROVİC POLAT


Galatasaray Cafe Crown; Cüneyt Erden’in sakatlığından bu yana oyun kurucu bölgesinde oldukça büyük bir sıkıntı yaşıyor. Cüneyt Erden Tofaş’ın henüz genç oyuncularından biri iken asıl oyun kurucu sakatlanmıştı ve hepimiz yerine Cüneyt Erden’in oynamasını beklerken, takımın koçları Cüneyt yerine Steven Rogers’ı oyun kurucu olarak kullanmaya çalışmış ve başarılı olamamışlardı. Şimdi Cüneyt Erden sakat ve onun yerine oyun kurucu olarak Antonio Graves oyun kurucu olarak oynamaya çalışıyor.
Galatasaray Cafe Crown’ın en büyük problemi de işte tam bu noktada başlıyor. Graves iyi bir iki numara ancak aynı Steven Rogers gibi oyun kurucuda bulunması gereken özelliklerin nerdeyse hiçbirisini taşımıyor. Bir önceki Antalya Büyük Şehir Belediye maçında oldukça skorer bir oyun oynayarak bu sorunu biraz ortadan kaldırmıştı ancak bu maçta temposunu bulamadığı için yarardan çok zararı oldu. Bana göre oyun kurucu olarak maça mutlaka Rashid Atkins ile başlanmalı yedeği olarak da genç takımın oyun kurucusu dahi olsa orijin bir oyun kurucu kullanılmalı oda olmadı geçen yıl oyun kurucuların sakatlığında özellikle Avrupa maçlarında çok iyi bir performans sergileyen Murat Kaya guard olarak kullanılmalı.
Banvit maçına yakından baktığımızda Rashid Atkins’in sahada olduğu ve Antonio Graves’in shoting guard olarak oynadığı dakikalarda Galtasaray Cafe Crown’ın çok daha etkili ve tehlikeli oynadığını görüyoruz. Rashid Atkins hem takımını çok iyi yönetti hem de takımına skor katkısı yaparak takımını rahatlattı. Yaptığı baskılı savunmayı ve takımına kazandırdığı topları da unutmamalı.
Galatasaray Cafe Crown çok da iyi basketbol oynamadığı, eksiklerinin olduğu bir günden galibiyet çıkartarak şampiyonluk adayı olduğunu göstermiş oldu.
_Yerli Gurovic Polat_
Polat Kocaoğlu sezonun başında şanssız bir sakatlık geçirmiş ve takımını yalnız bırakmıştı. Banvit maçında cezalı olan Gurovic’in dış şut tehdidini Galatasaraylılar bu maçta hiç aramadı çünkü bu işi TBL ‘de yıllardır yapan Polat Kocaoğlu dış şutları ile Banvit’i adeta çökertti. Banvit maç boyu Polat’a çözüm üretemedi.
Banvit takımında Yunus her zamanki gibi beklenen dış şut katkısını yaptı ancak bu iş sadece dış şut atmakla olmuyor, Erdem ile eşleştiğinde çok zayıf ve güçsüz kaldı, Murat ve Graves gibi oyunculara karşı ise oldukça yavaş kaldı. Yunus Çankaya’daki şut yeteneği Erkan Veyseloğlu’nda olsaydı Erkan şimdi Euro Leage seviyesinde oynuyor olurdu.
Joseph Crispin Banvit’in adeta el freni gibi, ne zaman top kullanacağını asla bilmiyor, yaptığı top kayıpları bu seviyedeki bir oyuncuya hiç yakışmıyor. Kullandığı sorumsuzca toplar kafa kafaya giden maçın Galatasaray Cafe Crown tarafına dönmesine yol açtı. Hafta içi bu oyuncu ile sözleşme uzatıldı, umarım Banvit yönetimi ne yaptığını biliyordur.
Sakatlar iyileştiğinde ve cezalı Gurovic takıma döndüğünde yeni sakatlık verme potansiyeli oldukça yüksek Galatasaray Cafe Crown yeni sakatlıklar yaşamazsa hali hazırda şampiyonluğun en büyük adaylarından biri. Bu yoldaki rakiplerini kesinlikle küçümsememek lazım Kasun’un geri dönüşü ile birlikte Efes Pilsen ağırlığını iyice hissettirmeye başladı üstelik şimdi tek kulvara ağırlık veriyorlar. Fenerbahçe Ülker cephesinde Gricek sahalara döndü, Telekom geçen senelerden farklı olarak Hilmi Taşer’in takıma kattığı sonsuz enerjiyi savunma direncine yansıtabilirlerse yukarıdaki takımların hepsinin önüne geçebilirler.
Galatasaray Cafe Crown galibiyetler almaya devam ediyor, Beşiktaş Cola Turca da diğer takımlara dahil olma yolunda attığı adımların gerisini getirebilirse, basketbol severlere özellikle play off döneminde daha önce hiç yaşanmadığı kadar çekişmeli ve sürprizli bir ligin tadını çıkartmaktan başka bir şey kalmıyor.

İLKER KESER/basketci14@gmail.com

24 Ocak 2009 Cumartesi

BEKO ALL-STAR


Ligimizin yerli ve yabancı oyuncularını karşı karşıya getiren organizasyonu büyük bir zevkle izledik. Artık klişe olduğu ve mucizeler olmadıkça klişe olarak kalacak olan sonuçla yabancılar şov maçını kazanmayı bildiler. All Star organizasyonunun bir an önce kabuk değiştirmesi gerekiyor. All Star maçının oyuncu seçimini konusunda değişiklikler yapılmalı.
Aslında Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Ülkemizde yapılan All Star maçlarının ilkleri Asya-Avrupa maçı olarak oynanmıştı, Fast Break dergisinde verilen oyuncu seçimlerini büyük bir iştahla doldurup yollamıştım. İlla Avrupanın diğer ülkeleri gibi yerli ve yabancı karması yapmak zorunda mıyız? Hele İtalya eskiden yerli oyuncularına milli takım forması giydiriyordu, komedi gibi, sanki milli takımları hazırlık maçı yapıyormuş gibi oluyordu.
Asya-Avrupa maçı her zaman denk gelmez oyuncular arada bir; bir yerde birikebilir diyorsanız ki malum Avrupa’dan sadece İstanbul takımları var ve o takımların sadece bir kısmı Avrupa yakasında.
O zaman size haklı olabilirsiniz derim ama yinede bu yöntemden çok daha iyi olduğunu düşünüyorum Bir diğer fikrim ise takımların Avrupa Karması ile Dünya Karması olarak adlandırılması olabilir. Her iki takımın başına da ‘’TBL’’ markamızı ekleriz olur biter. Avrupa karmasında yerli oyuncularımızla birlikte yaşlı kıtanın diğer üyeleri Avrupa Karmasında forma giyerken; Avustralyalılar, Yeni Zelandalılar, Amerikalılar, Afrikalılar vs. Dünya Karmasında mücadele ederler. Maksat ilgiyi ve seyirciyi arttırmak ise bir an önce bu tercihlerden birisi yapılmalı, yoksa her ne kadar bu bir şov olsa da hep yenilmek hoşuma gitmiyor. Gelecek sene yerli oyuncular daha da ezilir ve ıslıklanırsa ne yapacağız?

Smaç yarışması geçen seneye oranla çok sönük kaldı, yarışmayı kazanan Banvit’li oyuncu Jason Forte’yi belki gelecek ay bile kimse hatırlayamayacak. Oysa geçen seneki yarışmada White’ın yaptığı smaçlar hafızamıza derin bir iz kazımıştı.
Şut yarışmasını kazanan Tofaş orijinli Beşiktaş Cola Turca’lı oyuncusu Ömer Ünver yarışmayı kazanmasının yanı sıra herhalde bir de rekor kırdı;3 sayı yarışmasında en fazla şut deneme rekoru  Ömer’in en büyük avantajı; şutunu elinden çabuk çıkarmasının yanında boyunun uzunluğu ve sıçramadan atması. Bütün bunlar bir araya gelince üst üste ikinci şampiyonluk da kaçınılmaz oldu.
Gelelim maça, yabancı karması geçen yıla oranla oldukça zayıftı. Türk oyuncularımız oldukça iyi mücadele ettiler ama sonunda güçlü olan taraf kazanmayı bildi. Türk oyuncularımız içerisinde göze batan isimler; Lütfi Arıboğan ile birlikte Adana’dan çıkan en büyük basketbolcu olan Haluk Yıldırım, Hüseyin Beşok ve Cevher Özer idi. Yerli oyuncular maç boyu çok fazla top kaybı yaptılar. Serkan Erdoğan biraz daha iyi oynayabilseydi maçı dahi alabilirdik. Ender Aslan ve çok beğendiğim Hakan Köseoğlu etkisiz eleman gibiydiler.
Organizasyon da verilen ödüllerin de oldukça tatminkar ve sponsor Beko’ya yakışır olduğunu belirtmek lazım. Traktör Traylor maçın sonunda MVP ödülünü hakkı ile kazanmayı bildi.


İLKERKESER/basketci14@gmail.com

13 Ocak 2009 Salı

MEHMET ‘’OKUR’’; AMA İYİDE YAZAR


Mehmet Okur ülke basketbolumuzun yetiştirdiği en büyük basketbolculardan biri belki de en iyisi, en azından kâğıt üzerine bakınca kariyeri bunu bize açıkça dillendiriyor. Oyunu okuma yeteneği çok üst düzeylere ulaşan, All Star olan NBA şampiyonu olan ama milli takımda Semih Erden sıfatına girmesi beklenen efsane basketbolcumuz; İndiana Pacers maçında Utah Jazz tarihinin en çok sayı+ribaunt toplamını bulan pivot’u oldu. Üstelik Utah Jazz tarihinde bunu başarabilmiş iki oyuncudan biri. Diğer oyuncu tabiî ki ‘’Postacı’dan’’ başkası değil, Mehmet Okur herhalde Yugoslav, İtalyan, Yunan vatandaşı falan olsaydı ulusal takımın tüm oyuncuları onun etrafında kurulurdu ve ülkesinde kahraman ilan edilir hatta heykeli bile dikilirdi.
NBA de üzerinden setler oynanan, 26 sayı ortalaması olan bir oyuncuyu biz milli takımımıza alıyoruz ve üzerinden tek bir set dahi oynatmadan hatta potaya sırtı dönük rakibi ile birebir bırakıp tek bir pozisyon dahi hazırlamadan Okur’dan verim almaya çalışıyoruz. Herhalde dünya basketbolundaki rakiplerimiz bu anlayışa şapka çıkartıyorlardır. Milli takım koçumuz yıldızlara inanmadığını ve kişiye özel sistem hazırlayamayacaklarını söylüyor ama Mehmet Okur her seferinde halkı tarafından Nowitzki ile kıyaslandığı için asla beğenilmiyor.
Mehmet Okur dururken bakıyorum, Fatih Solak ulusal takımımızın pivotu olarak sahaya çıkıyor, adım gibi eminim ki Tanjeviç; Semih Erden ile oynamayı her zaman her yerde Mehmet Okur’la oynamaya tercih eder çünkü Semih Erden’i basmakalıba sokabilirsin ama Mehmet Okur çok özeldir. Mehmet Okur’la oynayabilmek için modern basketbol bilginiz en üst düzeyde olmalıdır. Özellikle sahada oyuncularına attığı fırçaları düşünün: Semih Erden’e bağırmak kolaydır çünkü onu milli takımda ilk kez siz oynatmışsınızdır ve daha gençtir ama Mehmet Okur’a bağırmak her pozisyonda onu haşlamak nerdeyse imkânsızdır.
Milli takımının elemelerdeki kadrosuna baktığımız zaman da sırtı potaya dönük oynayabilen tek bir isim dahi gözümüze çarpmıyor. En kalıplı oyuncumuz olan Oğuz dahi yüzü potaya dönükken etkili olan bir isim, hatta potadan uzaklaştıkça sayı gücü artıyor. Avrupa Şampiyonasından sonra koskoca All Star oyuncuna tek bir oyun seti hazırlamadın diye Tanjeviç’e yüklenmiştim. Böyle bir oyuncuyu pota altında bire bir bırakıp rakiple teke tek oynatacak tek bir oyun dahi hazırlamamıştı Tanjeviç, Okur; Semih gibi sıradan oyuncu statüsünde gidip gidip geliyordu. Ribaunt alırsa dönüp oynuyordu, Mehmet Okur’un skor da etkisizliğini gören seyirciler:
Dirk Nowitzki her maç harikalar yaratıyor bizimkiler sayı dahi atamıyorlar diye dev oyuncuya yükleniyorlardı. Ahali ne bilsin Alman milli takımının her hücumu Nowitzki üzerinden yaptığını ama bizim milli takımda yıldız oyuncu diye bir ayrımın olmadığını ve Okur’un üzerinden oynanan tek bir setin dahi bulunmadığını nerden bilsinler.
Mehmet Okur bütün bu olumsuzluklardan etkilenerek ortaya sakatlık balonu uçurup milli takım formasını terletmekten kaçındı bu yaz. 2009 Avrupa Şampiyonasında forma giymesi hem onun hem de ülkemizin yararına olacaktır.
Fatih Solak, Semih Erden, Ermal Kurtoğlu, Kerem Gönlüm, Oğuz Savaş, Kaya Peker gibi isimler çok değerli oyuncular ve mücadeleye dayalı oyunu asla bırakmayan hep ribaunt kovalayan dahası kariyerleri boyunca az süreler almaya ve süre paylaşmaya alışmış oyuncular ile her zaman dünya altıncılıkları alabiliriz elemelerde ortalığı silip süpürebiliriz ama asla şampiyon olamayız. Şampiyonluk büyük oyuncular ile kazanılır, evet bu isimler olmadan ve hâlihazırda sergiledikleri performanslarını sergilemezlerse şampiyonluk yine kazanılamaz ama Mehmet Okur gibi fark yaratan oyuncular olmaz ise madalya sadece hayal olur.
Mehmet Okur’u milli takım forması altında da; 40 dakika süre alıp 43 sayı atmasını, 9 ribaunt almasını canı yürekten istiyorum. Eğer yeterli fırsat tanınırsa bunu yapabileceğini düşünüyorum. 2009 Avrupa Şampiyonasında Hidayet Türkoğlu ile birlikte bizi şampiyonluğa götüreceklerine adım gibi eminim. Yeter ki onlara yıldız gibi oynama şansı verilsin.
2009 All Star maçında umarım Memoyu ve Hedoyu karşılıklı izleme şerefinede nail oluruz.

İLKER KESER
basketci14@gmail.com

29 Aralık 2008 Pazartesi

BEKO LIVE 2009

2008’in son demlerinde takımlarımızı masaya yatırıp neler yaptıklarına ve neler yapabileceklerine dair biraz kafa yordum, ligin zirvesinden başlayalım.

EFES PİLSEN
Öncelikle Aydın Örs seslerinden son derece memnun olduğumu belirtmeliyim. Aydın Örs ve Ergin Ataman’ın bu yerlere kolay gelmediklerini büyük adam olmanın öncelikle adam olmaktan geçtiğini ispatladılar.
Efes Pilsen de Tuncay Özilhan; Aydın Örs’e teknik danışman veya teknik koordinatör sıfatı ile takımın bünyesinde yer almayı teklif etti.
Aydın Örs öncelikle bu teklifi eski yardımcısı Ergin Ataman’ın üzerinde bir görev olduğu için kabul etmek istemedi ama Ergin Ataman bu konuda destek verince görüşmeler daha da ciddiye bindi. Umarım Türk basketbolumuzun yararına bir sonuç alınır zira en son bir arada olduklarında Koraç Kupası gibi anlamlı bir kupayı ülkemize getirmişlerdi.
Efes Pilsen bu yıl ligimizin en pahalı ve en iyi kadrosunu kurdu. Ligde kendilerine en yakın kadroya sahip Fenerbahçe Ülker’i incelediğimizde Gordan Gricek’i takımdan çıkardığımız anda takımın özellikle sayı gücünün büyük ölçüde azaldığını aynı açıdan Efes Pilsen’e baktığımızda ise dengelerin daha bir oturduğunu görüyoruz. Bugün Efes Pilsen takımında hangi oyuncuyu takımdan çıkarsan açığını kapatacak bir oyuncu mutlaka var.
Efes Pilsen ligimizde şu ana kadar oldukça başarılı ama aynı şeyi Euro Leage için söyleyemiyoruz, umarım son maçlarında yükselişe geçeceğinin sinyalini veren ekibimiz Avrupa da çıtayı daha da yükseltebilir.
Takıma yeni katılan Cliff Hammonds oyun kurucu pozisyonunda yaşanılan tek düzeliğe bir hareket getirecektir ama Efes Pilsen taraftarlarının gönlünde her zaman Naumoski ayarında bir oyun kurucu yatmaktadır.
Mario Kasun’un takıma sağlıklı bir şekilde katılması Efes Pilsen’e 2009 için en güzel hediye olacaktır. Sinancan’ın süresinin artmasını da sabırla bekliyoruz.

GALATASARAY CAFE CROWN
Murat Özyer geçen sene takımını Uleb Cup da ilk 4’e sokmasının rüzgârı ile bu yılda takımın başında kaldı, ancak bu yıl yapılan önemli transferlerden sonra Galatasaray taraftarlarını ve yöneticilerini ligde oynanacak bir final hatta şampiyonluk dışında bir şey kesmeyecektir. Ancak Galatasaray camiasına baktığımızda herhangi bir şampiyonluk havası sezinleyemiyoruz. Bunda en büyük rol camiayı bu havaya sokacak, tıpkı geçen sene Beşiktaş Cola Turka’da Ergin Ataman’ın yaptığı gibi şampiyonluğu sürekli telaffuz edip camiayı hareketlendirecek birinin bulunmaması. Camiayı hedefe götürecek açıklamaları Levent Topsakal’ın yapmasını bekledik ama oda yönetim tarafından kovuldu, kim bilir belki de ekonomik nedenlerle kovuldu belki de varlığından rahatsız olan kişiler kovdurdu ama her şekilde Galatasaray camiası kaybetti.
Galatasaray camiada genel bir tavır olarak dere geçerken at değiştirmek hoş karşılanmaz ama şu an için boşta olan Orhun Ene liseden Galatasaraylıdır, Galatasaray lisesinin basketbol takımını dünya şampiyonu yapmıştır. Murat Özyer ile devam etmemek benim görüşüme göre şu an yanlış olur ama bir kan değişikliğine gidilecekse bu isim kesinlikle Orhun Ene olmalıdır.
Rashid Atkins Galatasaray Cafe Crown’ın en son transferi oldu. Yıllardan beri çok iyi bildiğimiz bir oyuncu, ama bana göre büyük takım oyuncusu değil daha önce Tekel de ve Banvit de izledik, bana göre buraların oyuncusu yalnız son iki yıl Polonya’da Euro Leage oynaması onu baya geliştirmiş ama yinede hedef şampiyonluksa, o seviyelerin oyuncusu değil. Reese'de ülkemizde daha önce çok başarılı sezonlar geçirmişti ama Beşiktaş da varlık gösterememişti, bakın şimdi Aliağa Pektim de yine süper oynuyor ama bugün gelsin büyük takıma yine başarılı olamaz. Hatırlarsanız Süleyman Youla vardı, adam Gençlerbirliği’nde süper oynuyordu ama Beşiktaş’a gelince sezonun sonunu dahi bulamamıştı şimdi Eskişehir de bakıyorsunuz yine büyük takımları yıkan adam ama yine gelse büyük takıma yine başarılı olamaz çünkü bazı oyuncular büyük takım oyuncusu değillerdir.

FENERBAHÇE ÜLKER
Sezonun en şanssız takımı olarak adlandırabiliriz, Ömer Aşık gibi mükemmel bir potansiyelden hala yoksunlar, Semih Erden takımını bir süre yalnız bırakmak zorunda kaldı, takımın skor lideri olması beklenen Gricek ona ihtiyaç duyulan anlarda sahada sakatlığı nedeni ile yoktu. Yinede bu dönemi en az hasarla atlatmaya çalışıyorlar, ligde üç deplasman yenilgisi aldılar Telekom maçında son saniyede Bekir’in şutu girse sıralamada bir sıra daha aşağıya ineceklerdi. Bu takımın ölüsü Euro Leage de ilk dörde rahatlıkla kalır ama bu sene tüm taraftarları Fenerbahçe Ülker’den dörtlü final bekliyor. Mirsad Türkcan için birkaç cümle sarf etmemek çok büyük haksızlık olur. Şu an için benim gözümde Türkiye’nin gelmiş geçmiş en iyi basketbolcularından birisidir Mirsad Türkcan ve sahadaki enerjisine ve katkısına bakınca 10 yıl öncesinden çok fazla bir fark göremiyorum.
Fenerbahçe Ülker’e baktığımız zaman taşların yerli yerine oturduğunu görüyoruz, bu sene için en büyük değişiklik Gricek faktörü olacak ama onu da sahada tam net olarak henüz göremedik. Emir de müthiş bir kıpırdanma var oldukça yararlı oynuyor, Devin Smith hem savunmada hem hücumda katkı sağlıyor. Şu an için tek üzüntüm Serhat Çetin’in fazla süre alamaması çünkü Fenerbahçe Ülker’in dinamikleri belli, son 3 sezondur Ömer Onan şampiyonluğun en kilit ismi. Ömer’in performansının düştüğü herhangi bir seride Fenerbahçe Ülker takımı büyük problemler yaşayacaklardır. Bu yüzden Serhat Çetin her an hazır tutulmalıdır. Emir Preldzic’e tanınan imkânlar Serhat Çetin’e de tanınmalıdır.

TÜRK TELEKOM
Türk Telekom ligin en tempolu hücum basketbolunu oynayan takımı, hücumları için söylenebilecek çok az hata var ama bunların en önemlisi dışa bağımlı bir takım olmaları, kaybettikleri son Antalya maçında kullandıkları 25 üç sayılık atıştan sadece 4 isabet çıkarabildiler. Aslında Telekom o kadar hızlı top çeviriyor ve özellikle Tutku’nun penetre pasları ile ve Michael Right’ın ikili sıkıştırmalarda boş adamı rahat bulması ile çok fazla boş atış imkânı buluyorlar ama bunları değerlendiremeyince yenilgide kaçınılmaz oluyor. Türk Telekom ekibinin en büyük zaafı savunmada yaşanıyor, çok fazla sayı yiyorlar savunma dirençleri bana göre çok zayıf. Kondisyonu bu kadar iyi görünen bir takımın çok daha baskılı ve sert savunma yapmasını bekliyoruz.

ALİAĞA PETKİM
Adana’daki yükselme maçlarında Tofaş ve İ.T.Ü gibi armaları saf dışı bırakıp sürpriz yapan İzmir ekibi ligde de Reese ve Mete Babaoğlu eşliğinde süprizlerine devam ediyor. 2009 boyunca bu performanslarını devam ettirebilirler mi bilmiyorum ama lige renk kattıkları kesin. Reha Öz, Fatih Solak kendilerini İzmir ekibinde çok iyi buldular, basketbolunu çok beğendiğim Ceyhun Altay’dan patlama bekliyorum.

ANTALYA BÜYÜK ŞEHİR BELEDİYE
Öncelikle ellerinden çok büyük bir koçu kaçırdıklarını belirtmeliyim. Takımı devralan Altar Tunçkol takımın yabancısı olmadığı için şimdilik pek bir sıkıntı yaşamadılar. Takımın eski yıldızı Ricardo Marsh takıma geri döndü ve takımın gücüne güç kattı. Ersin Görkem her geçen gün daha da görkemli ve faydalı oynuyor, oynadığı her yıl bir öncekine oranla daha iyi ve daha kaliteli oynuyor. Can Akın dış şutunu geliştirdiği takdirde Avrupa çapında bir oyun kurucu olabilir ama şu haliyle hep bu seviyelerin oyuncusu olarak kalacaktır.
BANVİT
Oyun kurucuları Crispin’in oyun tarzından hiçbir zaman hoşlanmadım. El Amin vari bir oyun tarzı var ama oyun içindeki tercihlerini özellikle kritik anlardakini genelde yanlış buluyorum. Şutu tuttuğu zaman isabetli olabiliyor ama bu kez de 3 sayılık atışları zorlamaya başlıyor ve takımın hücum ritmini bozuyor. Bana göre takımın el freni. Umut Yenice, Erkan Veyseloğlu, Yunus Çankaya ve Caner Topaloğlu gibi kalburüstü oyuncuları var. Banvit takımı biz basketbol severlerin beklediği patlamayı Selçuk Ernak’la bir türlü yapamıyor, belki de hepimizin damağında kalan Baldwin basketbolunu özlüyoruz ama artık kalıcılığını sağlamlaştırmış olan Ernak’tan basketbol adına daha sıra dışı ve fark yaratacak açılımlar bekliyoruz.

MERSİN BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE
Çok şanslılar ki 4 tane çok kaliteli yabancıları var, Kimani Friend’ı ve Basden’i çok yakından tanıyoruz zaten. MC Clebb de çok etkili bir oyuncu Lofton üst düzey bir şütör. Lofton’un Ümit Sonkol ile beraber sakatlanması güney temsilcisi için çok kötü oldu. Zaten dar olan rotasyon iyice kısalmış oldu. İnanç Koç takıma liderlik yapıyor. Mersin de basketbolunu çok beğendiğim Altan Erol ve Uluğ Kaçaniku’nun daha fazla katkı yapmalarını bekliyorum. Altan geçen sene kadar olmasa da fena değil ama Uluğ potansiyelinin çok altında oynuyor.

PINAR KARŞIYAKA
Geçen seneki Pınar Karşıyaka’nın yerinde yeller esiyor. Takımın en önemli silahı Hakan Köseoğlu; Hakan kariyerinin zirvesinde iken bir dünya kupası oynadı ve ne olduysa ondan sonra oldu, belki hiç düşüş yaşamadı ama o noktadan sonra bir sıçrayış yaptığını da gören olmadı. Geçen sene Kepezin dümeni ona teslim edildi ve o bildiğimiz süratli temposuna takımı idare etme ve yönlendirme işini de çok iyi yaptı ve neticesinde asist kralı oldu. Bu sene benzer bir etkiyi yaratmak için uğraşıyor. Eğer destek alabilirse bunu başarabilir.

BEŞİKTAŞ COLA TURKA
Beşiktaş Cola Turka yanlış yönetilmenin faturasını bu sene çok fazla çekecek, Ülker gurubundan 5 yıl için alınan paraların 1 senede futbola heba edilmesi takımı oldukça zor durumda bıraktı. Sezona başlayan kadrodaki yabancılar bir bir kaçtılar, şimdi Beşiktaş taraftarlar elindeki yabancıların ne kadar dayanacaklarını merak ediyorlar. Haluk Yıldırım, Muratcan Güler, Cevher Özer ve Mehmet Yağmur gibi elit yerli oyunculara Süper Mario ve Baxter gibi kaliteli yabancıları olan bir takım ligin sonunda en kötü 5. sırada olmalı. İlk beş sıra dışında her türlü sonuç Beşiktaş Cola Turka için başarısızlık olur. Eğer paralar ödenmezse ve yabancılar tekrar kaçalarsa, yerli oyuncularında huzuru kaçarsa koskoca camia sene sonunda play off’a dahi kalamayabilir.

DARÜŞŞAFAKA COPER TİRES
Efes Light son derece başarılı maçlar çıkartıyor, özellikle büyük takımlara karşı Fenerbahçe Ülker’e yaptıkları tarzda sürprizler yapabilirler. Soner Şentürk mükemmel oynuyor. Hammonds’ın gitmesi adeta ona yaradı. Soner çok güçlü ve ayakları çok çabuk bir oyuncu, bu sayede rakibini geçip potaya kadar uzanabiliyor. Can gibi oda şutunu geliştirirse elit düzeye ulaşabilir. Melih Mahmutoğlu lig ilerledikçe kendisine daha fazla güvenecek ve şut yüzdesini sayısını arttıracaktır. Darüşşafaka’nın maçalarından büyük bir keyif alıyorum ve hiç kaçırmamaya çalışıyorum.

OYAK RENAULT
Oyak bu sene duraklama devrine girmiş gibi, biraz daha kıpırdanmaları lazım. Tamamen aynı yerli kadro ile oynuyorlar tek fark Büker kardeşlerin yeniden buluşması oldu. Birlikte oynama alışmış olan bu kadro ilerleyen zamanlarda daha iyi basketbol oynayıp daha iyi sonuçlar alacaklardır.

MUTLU AKÜ SELÇUK ÜNİVERSİTESİ
Ufuk Kaçar’ın tecrübesi ve liderliğinde ligde tutunmaya çalışıyorlar, işleri gerçekten çok zor ama Ufuk asla vazgeçmeyen bir lider. İsmail Çevik artık oynadığı bir takıma kalburüstü katkı vermeli, yetenekleri doğrultusunda oynamalı.

KEPEZ BELEDİYESİ
Kepez Belediyesi spor’a her branşta katkı yapan bir belediye olduğu için basketbolla bir anlık hevesle uğraştıklarını düşünmüyorum. Geçen yıl oldukça başarılı olan takımı gereksiz yere değiştirerek oyuncuları elinde tutamayarak oldukça kötü bir iş çıkarttılar. Alınan üst üste başarısız sonuçlardan sonra eski Bosna Hersek milli takım antrenörlerinden Sabit Hadzic’i yolladılar. Yerine geçen sene Daçka’yı ligde tutarak şapkadan tavşanları sıralayan Halil Üner’i getirdiler. Halil Üner’in gelmesi ile ‘’Traktör’’ Traylor kendi kimliğini buldu. Traktör eğer Avrupa da kalıcı ise gelecek yıl dahi büyük kulüplerin birinde onu izleyebiliriz. Serkan İnan Fenerbahçe de oynarken Aydın Örs’ün savunmada çok fazla güvendiği adamlardan biri idi, Halil Üner ile onunda çıkışa geçeceğini düşünüyorum.

ERDEMİR
Ligden düşmeye en büyük adaylardan biri, kadroları bence çok yetersiz, Hakan Demirel takviyesi Erdemir’i kurtarmayacaktır. Serhan Kavut, Emre Ekim, Gökhan Sunter ve Özgür Bıyık 2. lig seviyesindeki oyuncular. Geriye kalan yerliler de birbirleri ile oldukça uyumsuzlar.

CASA TED KOLEJLİLER
Takımın geneli bana göre 2. lig seviyesinde, Kolej bu sene büyük bir ihtimal küme düşecektir ama hemen hemen aynı kadroyu koruyup tekrar lige dönebilirler. En büyük safları savunma yapmamaları.
Tüm basketbol severlerin yeni yılını kutluyorum, dilerim yeni yıl bize Avrupa da kupa getirir.



İlker KESER
basketci14@gmail.com

22 Aralık 2008 Pazartesi

ŞİFRELİ YAZI

23 Kasım 2008 Pazar

ŞİFRELİ YAZI

Bu yıl basketbol için değişik bir yıl olacak. Basketbol severler; yıllar önce Euro Leage maçlarında Cine 5’in Süper Spor’u ile kısa bir tecrübe yaşadığı şifreyle tam anlamı ile tanışmış oldular. Kişisel fikrim ülke basketbolumuzun henüz şifre olayına hazır olmadığı yönünde. Basketbol henüz geniş kitlelerin seyir zevkine girmediği için bu girişim geri tepebilir. Üstelik basketbol liglerimiz de yer alan takımların bir çoğu müessese takımı, geride kalan ekiplerinde nerdeyse tümü sponsor ön isimli. Maçların şifreli kanaldan yayınlanması neticesinde yeteri kadar reklâmını yapamayacağını düşünen takımlar yavaş yavaş ligimizden ellerini ayaklarını çekip iyice futbola kayabilirler. Yayın gelirlerini arttıralım derken iyiden iyiye yerleşen sponsor sisteminden olmayalım.
Ligimizde tam 6 tane müessese takımı mevcut:
Türk Telekom-Efes Pilsen-Banvit-Aliağa Petkim-Oyak Renault-Erdemir
7 ekibin sponsoru var:
Galatasaray Cafe Crown-Fenerbahçe Ülker-Darüşşafaka Cooper Tires-Pınar Karşıyaka-Mutlu Akü Selçuk Üniversitesi-Beşiktaş Cola Turka-Casa Ted Kolejliler
Geriye 3 takım kalıyor onlarda belediye takımı:
Mersin Büyük Şehir Belediyesi-Antalya Büyükşehir Belediyesi-Kepez Belediyesi
Belediye takımları da bir nevi reklâm amaçlı kurulmuş takımlar çünkü hepsi güney temsilcisi ve bu iki ilimizin konaklamadaki yatak sayısı nerdeyse ülkenin geri kalanına eşit durumda.
(Takımlar ligdeki sıralamaya göre yazılmıştır.)
Bu uygulamanın etkisini ileriki yıllarda daha iyi göreceğiz ancak Efes Pilsen Euro Leage maçlarını açık kanaldan yayınlatarak bu konuya bakış açısını herkese belli etmiş durumda.
Ülkemizde basketbolun sıçrama yaptığı dönemlere kısaca bir göz atarsak karşımıza hep televizyon yayınları çıkıyor. Ben basketbolumuzu 3 ayrı kuşağa ayırıyorum.
1. Kuşak Beyaz Gölge kuşağı
TRT ekranlarında yayınlanan efsane dizi ülkemizin bir anlamda basketbol ile tanışmasını sağlamış ve bu günlerin temelini atmıştır. Bu kuşak Yugoslavya’yı yenip Balkan Şampiyonu olan Efe Aydanlardan başlayıp Koraç Kupasını kazanan Tamer Oyguçlara kadar herkesi etkilemiştir.
2. Kuşak ise Efes Pilsen’in Avrupa da fırtına gibi esip iki final oynadığı ve bizi gururlandırdığı, yaş olarak bizim dönemimiz. O zamanlar hatırlıyorum da antrenman saatlerimiz bile Efes Pilsen’in Avrupa maçlarına göre ayarlanırdı.
Koç bize Perşembe akşamı şu saatte antrenman var dediğinde tüm takım itiraz eder ve hocam o saatte Efes Pilsen’in maçı var derdik. Hocada yapma ya der ve antrenman saatini ona göre ayarlardı.
79 jenerasyonu yani Kerem Tunçeriler, Hidayet Türkoğulları, Mehmet Okurlar vs. böyle ortaya çıktılar.
3. Kuşak ise 2001 Avrupa şampiyonasında oynadığımız final’in yarattığı etki ile yaşanan patlamadan oluşan 87 jenerasyonu. Cenk Akyollar, Semih Erdenler, Oğuz Savaşlar vs. bu dönemin neticesinde ortaya çıktılar.
Tabiî ki hem 79 hem de 87 jenerasyonu, 2001 ve 2010 şampiyonalarını göz önüne alınıp federasyon tarafından özel bir ilgi gösterilerek, o dönemlere verilen ağırlık neticesinde bu oyuncular kendilerini geliştirdiler ama dikkatli bakacak olursak her 3 dönemde de basketbolun televizyondan izlenme oranının en üst seviyelerde olduğunu görürüz.
Beyaz Gölge efsanesi günümüze kadar ulaşmış durumda, Efes Pilsen’in maçlarından sonra tüm okul hatta tüm öğretmenlerimiz bunu konuşurlardı, basketbola ilgimi bilen herkes bir şekilde Efes Pilsen maçlarını heyecanla benimle tartışmaya çalışırlardı. 2001 sonrası tüm çocuklar bir anda 12 Dev Adamdan biri olma hayali ile yaşıyorlardı. O dönemde yaptığımız basketbol okullarına rekor katılım oluyordu, seans yetiştiremiyorduk.
Bütün bunlar başarı ile beraber televizyonun katkısı ile evlerimize ulaşıyordu. Elbette ki başarı olmadığı sürece ortada izlenebilir bir şey olamaz ama bu haliyle başarıda gelse birçok kimsenin haberi dahi olmayacak.


İLKER KESER
basketci14@gmail.com

08 Kasım 2008 Cumartesi

Galatasaray Knicks


90’lı yılların en etkili takımlarından olan Pat Riley yönetimindeki New York Knicks’e; Charles Oakley, eski Efes Pilsen oyuncusu Anthony Mason ve efsane pivot Pat Ewing gibi oyunculardan kurulu center-power forvet-small forvet üçlüsünün fiziklerine, pota altını savunmada ve hücumda domine ediş biçimlerine atıfta bulunarak New York Knickerbockers lakabı verilmişti.
Galatasaray Cafe Crown da Murat Özyer Zizic,Milojevic ve Erdem’i aynı aynı anda oynattığı zaman aklıma hemen New York Knickerbockers geliyor. Pat Ewing önderliğindeki Knics ekibi 90’lar boyunca Önce Jordan’a, Jordan’ın basketbola ara verdiği iki yılda Hakem Alojuwon’a toslayıp şampiyonluk göremeden bir devri kapatmışlardı.
Zizic, Milojevic ve Erdem üçlüsüne Gurovic de eklenince ortaya inanılmaz fizik gücü ile beraber 4 tane aynı tipte topla oynayabilen, koşabilen, hem yüzü dönük hem de sırtı dönük oynayabilen dahası şut sokabilen olağandışı bir ekip çıkıyor. Bu oyunculara 4 ve 5 numaraları bu sene büyük bir başarı ile oynayabilen Cemal Nalga’yı da ekleyince deyim yerindeyse beton gibi bir takım oluyorlar. Cemal Nalga bu sene özellikle hücum ribauntlarını ve bitiriciliğini çok fazla geliştirdi ve takımdaki yerini sağlamlaştırdı.
Galatasaray Cafe Crown maça Cüneyt’in sakatlığı nedeni ile alışık olduğu düzenin dışında başlamak zorunda kaldı. İlk beş başlayan 3 yabancısından birini kesip oyun kurucu mevkisinde Marshall Strickland ile başlayınca pota altında da Cemal Nalga ile başlamak zorunda kaldılar.
Hızlı ve Öfkeli serilerinde, arabalar yarış esnasında NOS’un nitro kitlerinden ilkini ateşleyince hızları birden artar sonra ikinci nitro kitini patlatırlar ve son sürate ulaşırlar. Murat Özyer 2. yarının hemen başında Cüneyt Erden’i oyuna alarak ilk nitro kitini ateşleyerek ilk iki periyotta üstünlük sağlayamadığı rakibine karşı dengeyi sağladı. Son periyotta ise 2. kiti yani Hüseyin Beşok’u sahaya sürerek de rakibini geçmeyi başardı. Sonuç olarak modifiye özellikleri yani, elindeki kadrosu elindeki silahları daha fazla olan Galatasaray Cafe Crown, Mutlu Akü Selçuk Üniversitesi’ni geniş kadrosunun avantajı ile finiş çizgisinde olsa dahi geçti.
Mutlu Akü Selçuk Üniversitesi koçu Cengiz Karadağ oyun kurucusu Monty Mack’i yanında fazla tutunca maçı elinden kaçırdı. Özellikle son 1 dakikada sahada olması gerekirken, koç maçın sonunu İlker ve Murat Yolcu ile oynamayı tercih etti. İlker sakatlanınca son 40 saniyede oyuna giren Mack, belki koçuna kızdığından belki de oyuna soğuduğundan üst üste iki hata yapınca Konya ekibi mükemmel mücadele ettiği maçı kaybetmek durumunda kaldı. Mutlu Akü Selçuk Üniversitesi’nin pivot’u Ekene Ibekwe son derece atletik ve seyir gücü yüksek bir oyuncu. Bundan sonra dikkat ile izlemenizi tavsiye ederim. Ekene Ibekwe, Monty Mack ile skor gücünü de sırtlamış durumda ama bu iki oyuncuya yerli oyunculardan sadece Ufuk Kaçar yardımcı oluyor. Ufuk Kaçar’ın takıma yaptığı liderlik ve sahaya yansıttığı azim ve mücadele üst düzeyde ama İlker, Yolcu, İbrahim Öztürk gibi kısalar daha fazla katkı yapmalı. Özellikle ilk beş başlayan İbrahim Öztürk dış şutlardaki başarısını arttırmalı.
Cüneyt ve büyük oyuncu Hüseyin Beşok’un katkısından bahsettik ama Amerikalı skorer Antonio Graves olmasa 4’te 4 yapmak oldukça zor olacaktı. Erdem, Zizic, Milojevic ve Cemal bu üç oyuncunun dışında günün etkili isimleri idi. Marshall Strickland ve Gurovic ise günün hayal kırıklıkları idi ama geniş kadrolarda öne çıkan isimler bekleneni veremeyen oyuncuların açığını da kapatabiliyor.
Galatasaray Cafe Crown bu yıl Efes Pilsen ve Fenerbahçe Ülker arasından sıyrılıp şampiyon olabilir mi bilmiyorum ama camia böyle bir şampiyonluğa oldukça aç. Buna rağmen tribünlere baktığımızda bir türlü dolu göremiyoruz. Galatasaray Cafe Crown takımında Murat Özyer yer yer eleştiriliyor ve sorgulanıyor.
Galatasaray Cafe Crown geçen sene tarihinin en büyük başarılarından birine imza atarak Uleb Cup’da yarı final oynadı; bu yıl da oldukça etkili bir kadro kuruldu ama seyircide ve taraftarlarda hala bir “ acaba” var.
Geçen sene Beşiktaş Cola Turca koçu Ergin Ataman’ın yaptığı iddialı açıklamalar seyircisi ile oldukça etkili bir sinerji oluşturmuş ve her maçı dolu tribünlere oynamışlardı. Ergin Ataman sadece takımına değil tüm camiaya liderlik etmişti, her fırsatta hem ligde hem de Uleb Cup da şampiyon olacaklarını deklare ediyordu. Beşiktaş belki şampiyon olamadı ama arkasına aldığı muhteşem seyircisinin verdiği coşku ile şampiyon olabilirdi.
Murat Özyer’in basketbol bilgisine ve sahada sunduğu basketbola inanılmaz derecede güveniyorum. Yalnız Murat Özyer yapısı itibari ile sakin duruşu ve yaptığı temkinli açıklamalar ile camiayı havaya sokabilecek bir tip değil. O yüzden şampiyonluk takım içerisinden birileri tarafından her fırsatta telaffuz edilerek camia hareketlendirilmeli.


İLKER KESER
basketci14@gmail.com

07 Kasım 2008 Cuma

ÇEKİRGE HESABI


Hesap gayet basit, çekirge bir sıçrar iki sıçrar üçüncüde küüt diye yere çakılırmış. Mario Kasun’suz Efes Pilsen de zar zor ama bileğinin hakkı ile kazandığı iki maçtan sonra bu kez maçın sonunu getiremedi.
Efes Pilsen maçın genelinde tam sahada, ikili sıkıştırmalı baskıyı tercih etti. Yunan ekibinin oyun kurucuları her pozisyonda bu baskıyı dikine geçip yararak pota altına kadar inip adeta ikiye bir hücum ettiler, yani uzunu üzerlerine çekip boş pası pota altına indirdiler. Uzun oyuncularda Efes Pilsen kısalarının kayarak yardıma gelip pas arası ve yardım yapmamalarından dolayı her pozisyonu; ya smaç atarak ya bomboş sayı atarak ya da basket faul çıkartarak bitirdiler. Bu derece baskılı oynamayı seçen büyük koç Ergin Ataman neden Sinan Güler’e daha fazla şans vermiyor anlayamıyorum. Bence her maça Sinan ile başlamalı ve ona uzun süreler vermeli.
Kerem Gönlüm’ün adeta cengâver gibi direnmesine Kaya ve Kakiouzis yardım etmeyince pota altında hep yenildik. Geride kalan üç maça baktığımız da Mario Kasun’un yokluğunun Efes Pilsen’i oldukça zayıflattığını gördük. Panionios takımı asla Efes Pilsen kalibresinde bir takım değil. Bu maçta aldığımız yengiyi ileride çok fazla arayacağız Mario Kasun’un sakatlığı dolayısı ile getirilen Amerikalı pivot Dwyane Jones bu maçta az bir şey katkı verseydi bu maçı kazanabilirdik ama katkı bir yana yaptığı saçma sapan faullere öyle bir centilmenliğe aykırı faul ekledi ki gözlerimize inanamadık. Demek ki Avrupa kuralları ona fazla anlatılmamış. Dwyane Jones katkı yapmazsa Efes Pilsen’in işi çok zor.
İlk iki maçın kahramanı oyun kurucumuz Milos Vujanic süper kahraman kostümünü çıkartarak normal haline döndü. Sayı üretilemeyen 3. çeyreğin başı dışında çok dengeli bir sayı dağılımı oldu ama o tarz kısır döngülerde sayı bulmakta sancılanılan dönemlerde ortaya esas oğlan olarak çıkması beklenen Charles Smith paso karavana atıp demirci ustası gibi habire çemberin demirini dövünce rahat kazanmamız gereken bir maçı kaybettik. Charles Smith’in ve takımın diğer kalanının attığı her boş şutu potamızda fast break olarak geri gördük. Efes Pilsen nerdeyse hiç fast break bulamadığı gibi rakibin bol bol bulduğu boş şutları da kendi hücumunda bir türlü bulamadı. Kullandığı atışların tamamı el üzeriydi dersek fazla abartmış sayılmayız.
Efes Pilsen için bu maçın bir kaza olduğunu düşünüyorum çünkü Efes Pilsen gibi bir takım kolay kolay bir daha böyle bir 3. çeyrek yaşamaz. Maç boyu sarf ettiği kazanma arzusu ve savunma iştahı en büyük kredileri olarak göze çarpıyor. Bu maçın bize tek zararı en üst sırayı kapmamızı engellemesi olur, yoksa biz bu Yunan takımını deplasmanda dahi yenebiliriz.

İLKER KESER
basketci14@gmail.com

29 Ekim 2008 Çarşamba

E(N)FES PİLSEN


Armani Jeans Milano, Efes Pilsen maçının hemen başında kenarda Ufuk Sarıca’yı görünce aklıma ister istemez basketbol da kazandığımız en büyük kupa olan Koraç Kupası geldi. Murat Murathanoğlu’nun sesi daha dün gibi kulağım da yankılandı.
—Kupa bizim, kupa bizim 
Ufuk Sarıca Milano’daki finalin son 4 saniyesinde topu oyuna sokmak yerine kenarda bekleyerek, faul yapmak için hazır kıta bekleyen Tanjeviç’in talebelerini oyuna getirmişti. FİBA daha sonra bu kuralı değiştirerek 4. periyotun sonunda sayıdan sonra, süreyi durdurma kararı almıştı. Belki de bu kuralın ismini Ufuk Sarıca kuralı koymalıyız.
Yeri gelmişken böyle bir kural değişikliğine Orhun Ene de imza atmıştı. Orhun süreyi durdurmak için sayıdan sonra topu çıkaran oyuncuya hemen müdahale ederdi ve hakemin süreyi durdurmasını sağlardı. Hakem her seferinde Orhun’u teknik faul vermekle tehdit ederdi, eğer rakip takımı bir an önce faul çizgisine göndermek istiyorsa hemen ikinci müdahaleyi de yapar teknik faulü alır ve rakip takımı en kısa yoldan hem de süreyi durdurarak serbest atış çizgisine yollardı. FİBA bir kural koyarak bu cinliğinde önüne geçmiş oldu, artık bu tarz müdahaleler direk iki atış ve bir yandan ile cezalandırılıyor. Bu kuralıda Orhun Ene kuralı olarak adlandırmak mümkün.
Bundan iki sene önce Panionios maçının sonunda Türk Telekom koçu Ercüment Sunter maçın bitimine 6 saniye kala topu oyuna yarı sahadan sokmak üzere mola almıştı. Takımı 3 sayı öndeydi. Kural gayet basitti, kendi sahandan topu 8 saniye içerisinde karşı sahaya geçirmek zorundasın ama maçın bitmesine sadece 6 saniye var ise bunu yapmak zorunda değilsin.
Telekom’da rakibin hiç beklemediği bir şekilde bunu yaptı ve topu ileri doğru sürmek yerine geriye doğru sürdüler ve şaşkın Yunanlılar faul dahi yapamadılar.
Kim bilir Panionios maçının son saniye taktiğini veren Ercüment Sunter'de FİBA'da bir kuralın değişmesine neden olur bu taktiği ile. FİBA şöyle diyebilir; mola alarak yarı sahadan oyuna başlayacak olan takımlar kendi sahalarına topu pas olarak kullanırlarsa yarı saha olarak cezalandırılır ve top rakibe geçer.
Türk insanının kıvrak zekâsı basketbol sahalarına renk katmaya son sürat devam edecektir.
Gelelim maça;
Efes Pilsen çok rahat bir maç oynadı. Bu rahatlıkta Milano temsilcisinin sakat oyuncularının rolü de vardı elbet ama Armani Jeans Milano tam kadro dahi olsa asla Efes Pilsen kalitesinde bir takım değil. Efes Pilsen maç boyu Charles Smith’in etkili oyunu ile rakibin dengesini bozdu, 40 dakika boyunca hem çok sert hem de bol yardımlı bir adam adama savunma yaptılar. Alan savunmasına geçtikleri kısa anlarda rakip takım pozisyon dahi bulamadı diyebiliriz. Oyuna sonradan giren Mordante’nin direnmesi dışında kıpırdayan herhangi bir AJ Milano’lu oyuncu göremedik. Son çeyrekte Mordante’nin liderliğinde biraz kıpırdanmaya çalışsalar da atı alan çoktan Üsküdar’ı geçmişti. Yinede son çeyrekte özellikle Bulleri’nin bu maçta sakat olan diğer oyuncularla beraber sahada olmamasına çok sevindim çünkü Bulleri oynadığı kulüplerde ve milli takımlarda bize karşı her daim iyi maçlar çıkaran bir oyuncu. Özellikle Benetton da ve İtalya milli takımında çok canımızı yaktı.
Sinan’ı ilk iki maç sahada fazla göremedik, Sinan’ın süresinin artmasını bekliyorum çünkü Sinan sahada olduğu her an rakip kısaların üzerinde büyük bir savunma baskısı kuruyor, hücumda ise Efes Pilsen’in en delici oynayan oyuncusu olduğu için bu kez rakip savunma üzerinde baskı kuruyor. Şu an için tek eksiği zayıf olan dış şutu.
Mario Kasun’un daha 3-4 ay oynayamayacak olması Efes Pilsen’in pota altı hesaplarını alt üst etmiş durumda, Kaya, Kerem ve Kakiouzis’in inanılmaz gayretleri ile ilk iki maçta pota altında gedik vermemeye çalıştılar ama bu durum böyle devam etmez. Efes Pilsen Mario Kasun’un yerine mutlaka yeni bir uzun almalı. Yoksa Efes Pilsen ilk iki haftada aldığı galibiyetlere yenilerini ekleyemeyebilir.
Hepimizin Cumhuriyet Bayramı kutlu olsun.
İLKER KESER
basketci14@gmail.com

Parti Az Kalsın Kötü Bitiyordu


Efes Pilsen uzun zamandır, bir sene tutanları bir sene atanları kadrosuna doldurup, bir türlü ortayı bulamıyorlardı. Son iki sezonki kadro derinliği en fazla çocuk havuzu derinliği kadardı. Bu sezon atan ve tutan oyuncu dengesini sağlamakla beraber kadro derinliğini de kabul edilebilir seviyelere getirdiler.
Partizan maçında son çeyrekte zorlansalar da maç boyu hücum temposunu ve savunma sertliğini belli bir seviyenin aşağısına düşürmeyerek rakibin öne geçmesini engellediler. Partizan oynadığı takım kim olursa olsun en üst düzeyde, en doğru basketbolu oynayabilen bir takım. Gurupta çok can yakacaklarına inanıyorum, çünkü içeride dışarıda skor ne olursa olsun asla oyundan düşmüyorlar. Hemen her mevkide oynayan oyuncuları özellikle kısalar rakiplerine oranla daha uzun ve hareketli oyunculardan kurulduğu için rakiplerine eşleşme problemi yaşatıyorlar, buldukları boş şutlarda da yüksek isabet yüzdeleri var.
Efes Pilsen’in maçın sonundaki oyunu bu yılki karakterini biraz olsun ortaya koydu. Partizanlı oyuncuların kararlı oyunlarına karşı bir adım geri atmadılar, kaçan faul atışları ve verilen hücum ribauntları ile sıkıntı yaşadılar ama gerek Ergin Ataman’ın yerinde oyuncu değişiklikleri gerekse Milos Vujanic’in lider ve winner oyunu ile çokta iyi oynamadıkları bir maçı kazanarak büyük takım olduklarını belli ettiler. Zaten önemli olan Euro Leage’e galibiyet ile başlamaktı, ilk maçı kasasız atlatmak çok önemliydi.
Maçın sonunda Partizan faul yapmayarak kumar oynadı ve son topu başarı ile kullanarak farkı 1 sayıya indirdiler. Bu Efes Pilsen’e 2. maç için şimdiden verilmiş önemli bir mesajdı.
Peki, ne oldu da Efes Pilsen bu kadar zorlandı;
—İlk sebep olarak Kasun’un sakatlığını ön plana çıkartabiliriz çünkü dev pivot oynadığı her dakika da takımına sınıf atlatan tipte bir oyuncu.
—Sinan Güler bu maçta çok az süre aldı, Ergin Ataman Partizan maçına kadar geçen süreçte Sinan’ı sürekli oynatıyordu. Sinan da özellikle oyun kurucu üzerinde kurduğu savunma baskısı ile rakip takımı yıpratıyordu. Belki Partizan takımı oyun kurucuya dayalı bir sistem ile oynamıyor ama Sinan’ın oynaması yinede rakip kısaları hırpalayıp yıpratacaktı.
—Kaya Peker bu maçta Kerem Gönlüm ile beraber çok iyi mücadele etti hatta savaştı ama hemen her pozisyonda blok yiyerek adeta ‘’block mânia’’ oldu.
—Kerem Gönlüm’ün basketbola başladığı günden beri süre gelen faul atma problemi maçın sonunda bize çok pahalıya mal olacaktı, hatta az kaldı bu yüzden maçı kaybedecektik. 6 Serbest atıştan sadece 1 tanesini sokarak takımını riske attı.
—Charles Smith benim çok beğendiğim ve skor gücüne çok inandığım bir oyuncu ama bugün şut seçimlerinde biraz lakayt davrandı, aslında kullandığı şutlar isabetli şutlar olsa idi rakibin savunma dengesini bozan şutlar olacaktı ama isabet kaydedemeyince hemen her topu potamızda fast break olarak geri gördük.
—Yeni Amerikalılardan Thornton iyi bir savunmacı ama savunduğu Partizanlılara karşı özellikle son çeyrekte fiziksel dezavantajlar yaşadı. Hemen her hücumda Thornton’u pota altında yakalayıp onun üzerinden baskete hatta faul baskete gittiler.
Efes Pilsen az daha kazaya uğrayacağı maçı alarak, Euro Leage’e iyi bir başlangıç yapmış oldu.
Efes Pilsen’e geniş bir açıdan bakacak olursak, bütçesi 30 ila 55 milyon $ arası olan rakiplerine oranla daha az etkileyici fakat onlara yakın bir potansiyel sergileyebilecek durumda olduklarını görüyoruz.
Oyun kurucu Milos Vujanic; Efes Pilsen’e gelinceye kadar hep büyük takımlarda oynamış klâs bir oyuncu ama asla bir Solomon, Lakovic, Jasikevicyus hatta Naumoski ayarında değil. Vujanic’i stil olarak Ender Aslan’a benzetiyorum ama asla Ender Aslan’ın yaptığı hataları yapmıyor. Oyun kurucu olarak en az hata ile oynadığı için takımına oldukça yarar sağlıyor. Dış şutlardaki etkisini de arttırırsa Efes Pilsen ondan beklediğinin çok daha üzerinde bir katkı alabilir. Bu akşam 17 sayı atarak dahası maçın sonunda sorumluluk alarak galibiyetin baş mimarı oldu.
Uzun rotasyonu geçen seneye oranla daha geniş ve sert hem de Kasun’u da sayarsak sayı potansiyeli olarak çok daha iyi. Yunan oyuncu Kakiousiz kısıtlı atletizm yeteneklerine rağmen 3 numara oynadığında ayrı 4 numara oynadığında rakip savunmalara ayrı problemler yaratıyor. Ergin Ataman’ın en etkili transferlerinden biri olduğunu düşünüyorum.
Zaman ilerledikçe Efes Pilsen daha iyi duruma gelecektir. Tek dileğim takımlarımızdan en az birinin bu sene Final Four yapması.


İLKER KESER
basketci14@gmail.com

11 Ekim 2008 Cumartesi

GÜL GİBİ KUPA


Öncelikle Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü tribünde görünce nihayet dedim. Nihayet dedim çünkü oynanan kupanın adı ‘Cumhurbaşkanlığı Kupası’’ olmasına rağmen bugüne kadar kupayı veren bir Cumhurbaşkanı pek görememiştik. Hatta Futbol Federasyonu bu işe bir son verip Cumhurbaşkanlığı Kupasını, Süper Kupa olarak oynatmaya başladı. Cumhurbaşkanları sporu sevmeseler bile bulundukları makamın onuruna düzenlenen bu oyunlara en azından son periyotta gelip kupayı kendi elleriyle vermeleri daha uygun olur gibime geliyor.
Fenerbahçe Ülker geçen seneden çok daha değişik bir takım ile oynadı, sahaya tam takım çıksalar belki de kupayı Cumhurbaşkanının elinden alan taraf onlar olacaktı ama bu kadar derin kadrosu olan bir takımın böyle bir mazereti olmamalı. Türk Telekom son yıllarda yaptığı hamlelerin meyvelerini almaya başladı. Geçen sezon Türkiye Kupasını kazanmışlardı bunun yanına Cumhurbaşkanlığı Kupasını da eklemiş oldular.
Türk Telekom’u sene başındaki turnuvalar da izlediğimiz de geçen seneki hücum ritimlerinin aynı şekilde son sürat devam ettiğini ancak savunmadaki dirençlerinin zayıf olduğunu görmüştük. Kupa guruplarında Aliağa’ya yenilerek kafalarda soru işareti bırakmışlardı. Biz basketbol severler ne yazık ki bu maçları izleyemedik, buna en çok bozular herhalde kupaya ismini veren TeknoSA firması olmuştur.
Türk Telekom geçen sezona oranla oyun yapısı olarak olmasa da oyuncu kadrosu olarak baya bir değişikliğe uğradı. En önemli değişiklik oyun kurucu pozisyonunda yaşandı. Takımın belki de en önemli ismi El Âmin yerini Roderick Blakney’e bıraktı. Bu değişiklik belki de takımın kaderini etkileyecek değişiklik oldu. Blakney, El Âmin’e oranla daha gösterişsiz bir oyuncu ama bana göre ondan çok daha verimli ve faydalı olacak. Öncelikle şut seçimleri nerdeyse kusursuz, penetreleri çok kuvvetli, şutu ise öldürücü olabilecek boyutta. Türk Telekom takımına da cuk diye oturduğunu ve ekürisi Tutku Açık ile çok iyi bir kombinasyon oluşturacaklarını düşünüyorum. Kennedy Winston iyi bir skorer olarak alındı belki ama bu maçta çok iyi savunma yaptı. Kris Lang bitiriciliği çok yüksek bir oyuncu, açıkçası hücum yetenekleri kısıtlı olmasına rağmen pota altında aldığı pasları çok kolay sayıya çevirerek paslara asist değeri kazandıran bir oyuncu. Asım bu takıma çok güç katacaktır, bana göre ligin en iyi pas veren uzunu. Uyum sağladığı an katkısı artacaktır. Serkan Erdoğan ise bugün kendisinden beklenen sayı potansiyelini sergiledi ama her maç aynı istikrarı sergileyebilmeli. Michael Wright bu maçta fazla oynamadı ama sağlığına kavuştuğu an bu takımın en büyük lideri ve en büyük gücü olacağını düşünüyorum.
Geçen seneden tanığımız oyunculardan Tutku, Tanjeviç’e karşı oynadığı her maçta olduğu gibi yine enfes oynadı, özellikle takımının skor üretmekte çok sıkıntı çektiği son periyotta üst üste üç kez drive ederek kendisini savunan Mrsıç’in savunma zafiyetini çok iyi kullandı ve takımına hayat verdi. Bekir kritik 3 sayı isabetleri kaydetti, Dudley bildiğimiz gücünü sahaya yansıttı.
Türk Telekom’un geniş ve gösterişli kadrosuna baktığımız zaman, iyi kalitede bir kısa forvetlerinin olmadığını görüyoruz. Haluk’un takımdan ayrılmasından sonra bu zaaf bu sene iyice baş gösterecektir. 2 numaradaki zenginliğin yanında 3 numarada sadece Mutlu Akpınar’ı görüyoruz. Bana göre acilen bu pozisyona ribaund alabilen iyi savunma yapan ayakları hızlı bir 3 numara alınmalı.
Türk Telekom’un başarılı olabilmesi için tek bir engel görüyorum oda Türk Telekom’un savunmasının hücumuna oranla çok daha zayıf olması. Eğer savunmalarını güçlendirirlerse hedefledikleri kupalara ulaşabilirler. Yoksa sadece hücumda topu hızlı çevirmekle, pas zenginliği ve yüksek 3 sayı yüzdesiyle şampiyon olunmayacağını geçen sene gördük.
Fenerbahçe Ülker takımı koç Tanjeviç’in en çok güvendiği iki uzununun birden sakatlığı ile sezona başladı. Semih ve Ömer Aşık Tanjeviç’in belki de Fucka’dan beri kafasına yazdığı uzun tipini tarif eden isimler. Bu iki uzunun sakatlığı bir yana Ömer Onan’ın sakatlığına çok daha başka üzüldü Fenerbahçe Ülkerliler çünkü Ömer önceki yıllarda hem Efes Pilsen’in hem Ülker’in hem de Fenerbahçe Ülker’in kazandığı tüm kupalarda ismi başrolde olan bir oyuncuydu. Bu kadar yeni kısa rotasyonu içerisinde onun yokluğu çok arandı.
Yeri gelmişken yeni gelen kısa oyunculara bir göz atalım:
Griçek’i izlemek bana çok büyük bir zevk verdi, şut sitili zaten çok keyif veriyor ama yaptığı smaç tüm basketbol severleri keyiften uçurdu. Geçen sezon takımın ilk skor kaynağı olan Solomon’un gidişinden kaynaklanan skor açığını Solomon’a oranla daha az bencillikle yapacaktır ama Solomon’un yaptığı liderliği aynı şekilde yapabilecek mi o biraz tartışılır. Griçek’in gelişiyle beraber Emir’in takım içerindeki rolü oldukça azalacaktır çünkü aynı sitildeki iki oyuncu arasında Emir anca figüran olur.
Solomon’un yerine gelen Marques Green’i ise Ankara günlerinden tanıyoruz. Gren bana göre iyi bir oyuncu ama büyük takım oyuncusu mu oda ayrı tartışılır. En azından bugüne kadar hep orta sırlara oynayan takımlarda oynadı özellikle kritik anlarda alacağı sorumluluk çok önemli. Bu akşam oyunun kırılma anlarında rakibi Tutku maçı koparacak hamleleri yaparken o çok kritik bir top kaybı yaptı ve kaçırdığı turnike ile maçın neticesini etkiledi.
Kısa boylu oyun kurucuların her zaman dezavantajları vardır. Green; asla bir Tyus Edney, David Rivers veya El Amin değil, kısa boyunun dezavantajı ile rakip oyun kurucu Blakney onun üzerinden bol bol isabetli potaya yakın şut kullandı. Bu maçta 21 sayı attı ama özellikle Euro Leage’de şut pozisyonu bulmakta zorlanacaktır.
Fenerbahçe Ülker’i yenip kupayı alan Türk Telekom’u ve bayanlarda ezeli rakibini yenip eski yenilmez armadaki günlerine dönüş sinyali veren Galatasaray’ı tebrik ediyorum.



İlker KESER
basketci14@gmail.com

27 Eylül 2008 Cumartesi

İBRAHİM KUTLUAY, FATİH SOLAK, HASAN ŞAŞ, HASAN BEDİR, HASAN VEZİR, RÜŞTÜ RENÇBER, EMRAH BEDİR, …


İbrahim Kutluay, Fatih Solak, Hasan Şaş, Hasan Bedir, Hasan Vezir, Rüştü Rençber, Emrah Bedir, …
Yıllar önce Adana Demir Spor’un Hasan Şaş ve Hasan Bedir isimli iki futbolcusu o zamanlar Ankaragücü ile özdeşleşen Adnan isimli kaleci tarafından resmen kaçırılarak Ankaragücü’ne götürülmüştü. Hasanlardan Şaş olanı dünya yıldızı oldu, diğeri ise tutunamayıp geri döndü ve sonra kaybolup yok oldu.
Geçen sezon çok iyi bir performans çizen Emrah Bedir, takımın hocası Levent Eriş’in kendi takımını yüzüstü bırakıp Manisa’ya gitmesinden sonra Bank Asya 1. Lig’e çıkma şansını hemşerisi Adana Spor’a ikram eden Demir Spor’dan; bir üst ligde oynamak için ve tabiî ki profesyonelliğin gereği olarak rakip Adana Spor’a transfer oldu. Buraya kadar her şey normal görünüyor.
Adana Demir Spor’un taraftarları bu transfere tepki gösteriyorlar ve Emrah Bedir’i trafikte yakalayıp aracının için de tıpkı efsane kalecimiz Rüştü Rençber’in başına gelen tatsız olayın benzeri gibi fiziksel saldırı da bulunuyorlar.
Aslında spor tarihimiz buna benzer saldırılarla dolu, Hasan Vezir’in iki güzide kulüp arasındaki transferinden sonra yaşanan kanlı olayları hepimiz biliyoruz.
Konuyu getirelim basketbola; basketbol da bu tarz olayların olduğuna kişisel olarak hiç şahit olmadım. Üç büyük kulübümüzün de formasını giyen birçok basketbolcu oldu. Şimdiler de Fatih Solak Beşiktaş ve Galatasaray formalarından sonra Fenerbahçe formasını da sırtına geçirmeye hazırlanıyor.
Dedim ya basketbol da bütün bu karmaşaya şahit olmadım ama Fenerbahçe’nin efsane basketbolcusu İbrahim Kutluay askerlik dönüşü kulübün kapılarının yüzüne kapatılmasa da formasının kendisine çok görülmesinden sonra bir anda takımsız kaldı. Beşiktaş yönetimi çok yerinde bir kararla bu oyuncuya açık çek önerdi. Tam bu anda kafamda çanlar çaldı, bu ana kadar görülmemiş bir durum değildi bu ama İbrahim Kutluay Fenerbahçe için çok önemli simgelerden biri idi. Ne yazık ki İbrahim Kutluay bu öneriyi geri çevirdi yâda kendisini, geri çevirme ihtiyacında hissetti.
İbrahim Kutluay’ı ona en çok yakışan forma ile izlemeyi ben de çok isterim ama eğer Fenerbahçe forması ona çok görüldüyse onu mutlaka ligimiz de bir takım da hem de güçlü bir takımda görmek isterim. Onu izlemek her zaman büyük bir zevk, umarım bu zevk devam eder.
Bir spor adamı olarak ve hepsinden önemlisi bir sporsever olarak sportif alanlardaki rekabetin fanatizm maskesi altında kendilerine rant sağlayan güya taraftar topluluklarının Emrah Bedir olayında olduğu gibi şiddet gösterilerinde bulunmalarına ve bu tarz insanlara nasıl pirim tanındığına hala akıl sır erdiremiyorum. Basketbol sahaların da yaşanan çirkin olaylara baktığımız da karşımıza hep Galatasaray, Fenerbahçe, Beşiktaş, Karşıyaka vs. gibi takımların seyircilerini başrollerde görüyoruz. Burada hemen bir parantez açmak istiyorum, lafım parasını verip biletini alıp maçını izleyen taraftara değil, kendisini taraftar zanneden ve maça bedava giren guruplardan bahsediyorum. Aslına bakarsanız bu durum sadece yukarıda adını dizdiğim takımlar da değil diğer takımlarda da yaşanıyor. Ankara da defalarca Telekom’un maçını izledim, Ankaragücü’nün taraftar topluluğunun bu maçlara neden gelip yer işgal ettiğini hiçbir zaman çözemedim mesela. Bu durum sırf Ankara da değil hemen her yerde aynı duruma rastlıyoruz; Adana da Botaş maçlarında Şimşekler Gurubunu görüyoruz. Örnekleri çoğaltmak mümkün….
Spor’un tanımı özellikle okullarda Beden Eğitimi Öğretmenleri tarafından çok iyi yapılmalı ve tanıma başlarken;
‘’Spor her şeyden önce dostluk, barış ve kardeşliktir’’
Mesajı sıkı sıkıya verilmeli.
Söz Adana’dan bu kadar açılmışken Güney Sanayi’den beri ligimizde Adana’nın tek bir takımını dahi göremedik. Türkiye liglerinin ilk zenci basketbolcusunu getiren takım Adana Demir Spor 2. ligdeki mücadelesini dahi tamamlayamadı, dönem dönem Çukubirlik, Çukurova Üniversitesi, Bilfen Kolej gibi takımların 2. ligdeki mücadelelerine şahit olduk ama bu koca Adana’yı asla kesmez, Adana 1. ligde temsil edilmeyi sonuna kadar hak ediyor.
İbrahim Kutluay tıpkı Efe Aydan ve Lütfi Arıboğan gibi 200’ün üzerinde milli takım forması giymiş çok büyük bir basketbolcumuz olarak umarım kendisine en uygun takımı bir ana önce bulur ama bu takım neden Galatasaray yâda Beşiktaş olmasın?
İLKER KESER
basketci14@gmail.com

17 Eylül 2008 Çarşamba

ELEMELERİN ARDINDAN


Elemelerin ardından diyorum çünkü Belçika zaferinden sonra elemeler bizim açımızdan son bulmuş oldu. Hatta ben olsam uzun bir NBA sezonuna başlayacak olan Hidayet Türkoğlu’na izin vererek ona tatil yapıp dinlenme fırsatı tanırım. Hedo’nun turnuva boyunca kusursuz oynayarak görevini en iyi şekilde yaptığını düşünüyorum.
Milli takımımız eleme maçları boyunca ortaya koyduğu basketbol ile izleyen herkesi tatmin eden bir performans sergiledi. Oyuncu potansiyeli açısından diğer ekiplere oranla üstün olan takımımızın zaten bu guruptan çıkması bekleniyordu ama ortaya konan hoş basketbol ve rakiplerimizin hepsini ezerek sürklase etmemiz kamuoyunu oldukça tatmin ederek seyirciyi doyurmayı başardı.
—Biz bu maçları ne için oynadık?
—2009 Avrupa Şampiyonası için.
Umarım toplum bunu asla unutmaz, çünkü Tanjeviç göreve geldiğinden bu yana koskoca ülke 2010 masalı ile uyutuldu, 2005 ve 2007 Avrupa Şampiyonaları tamamen gözden çıkartıldı. Türkiye bu turnuvaları olası madalya şansından vazgeçerek 2010’un takımını kuruyoruz masalı ile boşa geçirdi.
2006 Dünya Kupası sonrası, biz bu oyuncularla her turnuvada bu mücadeleyi gösterir ve en kötü 6. oluruz ama bu kadro ile asla şampiyon olamayız demiştim. Şimdi bu takım içinde benzer bir yorum da bulunacağım.
2006 Dünya Şampiyonası’nda ve 2009 Avrupa Şampiyonası elemelerinde mücadele eden kadrolar ile kamuoyunu tatmin basketbolu ortaya koyabiliriz ama ülke olarak bizim gözden kaçırdığımız bir ayrıntı var. Önemli olan ortaya konan bu basketbolu en baştan yani 2005 yılından itibaren sayacak olursak Hüseyin Beşok’lu, Mirsad Türkcan’lı, Kerem Tunçeri’li, İbrahim Kutluay’lı, Ömer Onan’lı, Kaya Peker’li, Oğuz Savaş’lı, Serkan Erdoğan’lı, Mehmet Okur’lu kadrolarla oynayabilmek Çünkü yıldız isimler olmadan şampiyonluk sadece hayaldir. Yunanistan, İspanya, Rusya, Arjantin ve Amerika gibi ülkeler son yıllarda şampiyonlukları aralarında bölüşürlerken hep olabilecek en iyi kadroları ile turnuvalara katıldılar. Hatta Amerika bile en iyi kadrosu ile gelmediği olimpiyatlardan ve dünya kupasından şampiyonluk göremeden ayrıldı. Ne zaman ki Lebron, Kobe, Kidd bir araya geldi şampiyonlukta beraberinde geldi.
Şimdi önümüzde 2009 Avrupa Şampiyonası var, 2010 Dünya Kupası’nda Amerika, Arjantin, İspanya ve Litvanya gibi ekiplerin arasında sıyrılmak çok zor. Amerika olimpiyatlardaki gibi bir kadro ile gelirse şampiyonluk resmen hayal olur ama önümüzdeki Avrupa Şampiyonası’na tam kadro olarak elimizdeki en iyi silahlarla katılır ve bu oyunu tekrarlarsak Polonya da şampiyonluk en azından kürsü şansımız olur. Milli takım kapıları kimsenin yüzüne kapatılamaz, o an en iyi kimse milli takımda oynamak onun en doğal hakkıdır.
Şimdi isterseniz büyük bir başarı elde eden milli takım oyuncularının hakkını onlara bir bir verelim.
Oyun kuruculardan başlayacak olursak, en önemli galibiyetlerimizin altında iki önemli isim vardı. Ender ve Kerem Tunçeri ikilisinden Kerem Tunçeri yıllardır kendisinden bekleneni nerdeyse harfiyen yaptı ama ekürisi Ender eleme maçlarında ön plana çıkan isim oldu. Ender için hemen her yazımda aynı yorumu yapıyorum, iki ucu keskin bıçak. Bu eleme maçlarında ve 2006 Dünya Kupası’nda kelimenin tek anlamı ile rakiplerini kesti doğradı ama 2003, 2005 ve 2007 Avrupa Şampiyonalarında genel olarak hep bizi kesti. Umarım oda Kerem Tunçeri gibi istikrara kavuşmuştur çünkü görünen pencerede onun alternatifi olacak bir oyun kurucumuz hali hazırda yok.
Engin Atsür ise bana göre tam anlamı ile bir oyun kurucu değil, ondan olsa olsa Serkan Erdoğan yâda Murat Kaya tarzı bir oyun bekleyebiliriz ancak bu oyuncular ile kıyaslanınca deliciliği çok zayıf ve ayakları da bu oyunculara oranla daha yavaş olduğu için kendi şutunu yaratmada zorluk yaşıyor. Bütün bunlara rağmen basketbolu çok iyi bilen dahası haddini bilen oyun yapısı ile pozitif işler yapıyor. Zaten iyi olan dış şutunu geliştirir ve istikrarlı bir şekilde şut sokarsa milli takım dâhil her takımda rahatlıkla oynar.
Shooting guard mevkisinde bu sene gerçekten çok değişiklikler yaşadık, yıllardır görmeye alıştığımız İbrahim Kutluay ve Serkan Erdoğan kadro da yoktular, Cenk ise sakatlığı nedeniyle fazla dakika alamadı. Tanjeviç de bu mevkiyi genel olarak çift oyun kurucu ile geçiştirerek en doğru hamlesini yapmış oldu.
Hemen Sinancan Güler’e ayrı bir parantez açmak istiyorum. Sinan milli takımımıza ilaç gibi geldi. Yıllardır böyle bir tarz görmemiştik. Harun Erdenay, Ufuk Sarıca, İbrahim Kutluay, Serkan Erdoğan gibi milli takım oyuncuları oldukça skorer ve şutör ama Ufuk’u bir kenara bırakırsak savunma ile pek araları iyi olmayan oyunculardı en azından tuttukları adamı yıldıran oyuncular değildi hiçbiri. Sinan belki bu isimler gibi şut sokamıyor ama onlardan çok daha iyi ve güçlü bir penetresi var ve driverlarını smaç ile bitirebilecek kadar da atlet. Hatta genel anlamda Alper Yılmaz’dan beri gördüğümüz en etkili savunmacı. Milli takımda artık tuttuğu adamı bezdirecek kilitleyecek dediğimiz bir oyuncu var. Bu tarz bir oyuncuyu büyük bir hasretle bekliyorduk. Mesela 2001 Avrupa Şampiyonası final maçında Jariç’in karşısında böyle bir oyuncumuz olsaydı belki de şu an bir Avrupa şampiyonluğumuz vardı(Alper Yılmaz o turnuva öncesi sakattı).
Hedo ve Ersan benzer çizgide oynadılar, zaten rakiplerimizin dengesini bozan en kritik üçlüklere ve hücum rebound’larına imza atan hep bu oyuncular idi. Fiziklerine oranla oldukça hareketli olmaları ve hücum zenginlikleri rakipleri perişan etti ama asıl güzel olan şut tercihlerini çok dikkatli seçmeleriydi. Hedo her maç kusursuz oynadı belki ama elemelerin MVP’si hiç şüphe yok ki Ersan İlyasova idi.
Kerem Gönlüm basketbola çok fazla şey veren bir oyuncu, bana göre Efes’ten Ülker’e, CSKA’dan Pana’ya, San Antonio’dan Laker’a her takımda rahatlıkla oynar ama bu takımlardan hiçbirinde as oyuncu olarak yani 1. tercih olarak oynayamaz. En azından 20+ dakika süre alarak oynayamaz. Çünkü Kerem ancak ikili oyunlardan pick and roll yâda pass and cut ile sayı bulabilir. En iyi yaptığı şey hücum rebound’u kovalayıp tip yapmak. Şut’u nerdeyse hiç yok bire bir oyunu eksik, tabi bunların hepsi basketbola geç başlamasından kaynaklanıyor. Yaşanan sakatlıklardan dolayı Kerem power forward mevkisini tek başına doldurmaya çalıştı hatta zaman zaman hızlı ayakları sayesinde small forward bile oynadı. Kerem’i göstermiş olduğu üstün oyundan dolayı kutlamak gerekiyor.
Oğuz Savaş eşleştiği tüm rakiplerine adeta ders verdi, Mehmet Okur’u saymazsak milli takım da ilk önce Tamer Oyguç’u sonra da Hüseyin Beşok’u pivot mevkisinde izledik. Tamer’in savunması Hüseyin’in ise hücumu elit düzeyde idi. Oğuz Savaş savunmayı Tamer gibi hücumu ise Hüseyin gibi hatta Mehmet Okur gibi yapabiliyor. 20009 Avrupa Şampiyonası’nda en etkili oyuncularımızdan birisi olacak.
Takımda yer alan diğer oyuncularımız çok az süreler aldılar ama Murat Kaya aldığı kısıtlı dakikalarda oldukça önemli işler yaptı, Ersin Görkem son yıllardaki istikrarlı oyununu milli formaya taşıyamadı, genç oyuncu Barış Hersek’i hücum rebondları dışında pek göremedik özellikle bitiriciliği çok zayıf eğer 3 numarada oynayacaksa dış şutunu geliştirmeli. Cemal Nalga oldukça iyi bir fiziğe sahip ama hücum kapasitesi çok sınırlı, sırtı dönük oyunu çok zayıf, şutu ise hiç yok. Cemal Nalga bu saatten sonra en azından bitiriciliğini geliştirmeli yani gelen asistleri pota altında sayıya çevirmeli aldığı hücum rebondlarını sayıya çevirmeli yoksa Fatih Solak’ın blok yapamayan halinden pek bir farkı olmayacak ama onda bütün bunları yapabilecek potansiyel ve yetenek var.
Gelelim Fatih Solak’a, basketbol artık öyle bir hal aldı ki oyunu tek yönlü oynayan oyunculara yer kalmadı. Dahası Solak savunmada da oldukça aksıyor, savunması tamamen blok üzerine kurulu olduğu için ortayı kapatamıyor hatta bilerek aradaki mesafeyi açıp blok kovalıyor. Tabii blok kovalarken temastan kaçınmak her zaman mümkün olmadığı için faul problemi de beraberinde geliyor.
Milli takım da oynayan her oyuncunun milli forma için canla başla mücadele ettiğini gördük, 2009 Avrupa Şampiyonası’nda milli takımımız tam kadro ve tam kapasite ile oynarsa takımın başında kim olursa olsun kürsüye çıkabilecek düzeyde bir ekip olduğumuza inanıyorum. Umarım 2009’da kürsünün en tepesinde Türkiye olur.

İLKER KESER
basketci14@gmail.com

10 Eylül 2008 Çarşamba

İBRAHİM KUTLU-AY(YILDIZ)


İbrahim Kutluay Türk spor tarihinin en büyük sporcularından birisidir. Basketbol camiasını yönetenler bu büyük sporcuyu çok güzel ve anlamlı bir tavırla onurlandırdılar. Büyük basketbolcu 257 kez milli takım forması giyerek hangi koşulda olursa olsun ülkesine hizmet etmiş, yurt dışında büyük başarılara ve ilklere imza atmıştır. Milli maç sırasında parmağı kırılmış ama umursamadan oynamaya devam etmiştir, kaşı açılmıştır ama o dikişini attırıp kaldığı yerden oyuna devam etmiştir. Bu güzel davranışın gerisini büyük bir merakla bekliyorum.
Ayyıldızlı basketbolcularımız dünya starı Tony Parker’ın takımı Fransa karşısında dört dörtlük bir oyun sergileyerek, 2004 yılından beri bu kadroya yatırım yapan Tanjeviç’in ulaşmaya çalıştığı hedefe yakın bir basketbol ortaya koyarak rakip Fransa’yı sahadan silmeyi sürklase etmeyi başarmıştır.
Eleme maçları daha başlamadan hangi oyuncular olursa olsun biz bu guruptan 1. olarak çıkacak güçte bir potansiyelimiz olduğunu yazmıştım. Takımımız bu potansiyelini oynadığı ilk üç maçta ortaya sermiştir.
Fransa karşısında her şeyden önce topu çok iyi dolaştırdık ve ikili oyunları gerek pick and roll sonrasında gerekse pas ve cut sonrasında çok iyi değerlendirdik. Maça felaket bir dış şut yüzdesi ile başladık, rakip ise 4/3 ile oynuyordu ama ondan sonra kullandıkları 5 şutta üst üste isabet bulamadılar. Biz ise tam tersi 3 sayılık atışları üst üste sokmaya başladık. Hem topu iyi dolaştırmamız, hem ikili oyunlardaki başarımız hem de düzelen şut yüzdemiz bize hücum anlamında büyük bir artı güç kattı ama Fransa savunmasını asıl göçerten unsur Oğuz Savaş’ın sırtı potaya dönük olarak yaptığı hücumlardı. Hatırlarsanız son iki yazımda milli takımın sırtı potaya dönük oynanan bir oyununun olmadığını ve basketbolun en büyük dinamiklerinden biri olan hücum şeklini kullanamadığımız için hücum organizasyonlarımızın sekteye uğradığını belirtmiştim. Oğuz Savaş bugün pota altında sırtına hangi Fransızı aldıysa ya sayı yaptı yada faul yaptırdı.
Fransa takımında Tony Parker’ın oyununa bir türlü mani olamadık, her pozisyonda savunmasını geçmeyi bildi. Rakibin yıldız oyuncusunun bu kadar etkili olduğu bir akşamda imdadımıza alan savunması yetişti. Fransız basketbolcular bire birde oldukça etkililer ama söz konusu alan savunmasına hücum etmek olunca yaratıcılıkları resmen sıfıra indi ve tökezlediler. Alan savunmasına karşı sayı üretemeyince maçı da orda kaybettiler. Burada en büyük suç bana göre Tony Parker’a aitti çünkü alan savunmasını penetre ederek delmeye çalıştı, o kadar hücum ettiler topu bir türlü posta verip oyunu oradan kuramadılar. Eskiden Maccabi de oynayan Amerikalı Buck Johnson posta dalar ve topu oradan dağıtarak alan savunmasının kalbine hançeri vuruverirdi. Fransızlar topu pas ile içeri hiç sokmadan Parker’ın penetreleri ve diğer oyuncuların dış şutlarıyla tek düze ve sıradan hücumlar yaparak ekmeğimize yağ sürmüş oldular.
Maç boyu çok üst düzeyde savunma yaparak oynadık hemen her pozisyonda yenilmemeye çalıştık ama alan savunması ve Oğuz’un sırtı dönük oyunları galibiyetin kapısını açan anahtarlar oldular.
Son yıllarda Fransa basketbolu giderek Amerikan basketboluna doğru koşar adımlarla ilerliyor. Fakat atladıkları bir nokta var; Amerikan basketbolunda dahi yeni oyuncular için yapılan; şut antrenmanı yerine sıçrama antrenmanı, top sürme yerine sadece crossover çalışması, beyni geliştirme yerine de sürekli vücutlarını geliştirmeleri eleştirilen konuların başında geliyor.
Yıllar önce baktığımız da Fransız takımları hep disiplin ile oynayan basketbolu iyi bilen, Yann Bonato, Gadou kardeşler, Rigadueau, Sciarra, Julian, Foirest hatta Weis gibi beyaz oyuncuların yanında önce Risacher,Jim Bilba sonrada Alain Digbeu (Air France), Moustapha Sonko gibi oyuncuları gördüğümde ‘’Fransa da zenci çok neden basketbol oynamıyorlar? , çok başarılı olurlar’’ diye kendi kendime sorar dururdum.
Sonra Pietrus kardeşlerin ortaya çıkması ve ilk olarak 2001 Avrupa şampiyonasında Ankara da izlediğim Tony Parker’ın katılımı ile Fransızlar yavaş yavaş eski basketbollarını bırakıp takıma katılan Tariq Abdul-Wahad, Boris Diaw, Jerome Moiso , Ronny Turiaf, Mamoutou Diarra, Mickael Gelabale, Johan Petro, , Yakhouba Diawara, Tariq Kirksay, Joseph Gomis gibi zenci basketbolcuların çoğalması ile Amerikanvari bir basketbol oynamaya başladılar.
Bu değişimi yaparken çok önemli bir şeyi atladılar; Eğer doğuştan gelen ırksal özelliklerini Avrupa basketbolu ile birleştirebilselerdi bugün uluslararası turnuvaların hepsinin en önemli favorisi Fransızlar olurdu. Düşünsenize Amerikalılar gibi fizikli, kaslı, hızlı, koşan, sıçrayan, Avrupalı gibi şut atan, savunma yapan, ikili, üçlü oyunları, alan savunmasını yapabilen bir takım herkesin korkulu rüyası olurdu. Son olimpiyatlarda gördük ki Amerika takımı sadece fiziksel olarak Arjantin ve İspanyol basketbolunun ötesindeydi ama bu fiziksel güç anormal değerlerde üst seviyede olunca önlerinde hiç kimse duramadı ve yaşanan büyük hezimetlerden sonra nihayet birincilik kürsüsüne çıkmayı başardılar. Tabi Ginobili ve Calderon’un sakatlıkları da kürsünün tepesini Amerikalılara açan etkenlerden biriydi.
Son olarak bugün anlamlı bir törenle onurlandırılan milli takımın ve Fenerbahçe’nin büyük yıldızı İbrahim Kutluay’ın Tanjeviç tarafından kulübünden aforoz edilmesine hala bir anlam verebilmiş değilim. Benetton Pittis’i, Real Madrid Hereros’u, Zalgiris Sabonis’i basketbolu bıraktıkları zamana kadar kadrolarında tutarak simge isimlerine vefa göstermişken en az 3 yıl daha oynayabilecek kapasitesi olan Kutluay’a kulübü neden sahip çıkmıyor bir türlü anlamlandıramıyorum.




İlker KESER/basketci14@gmail.com

04 Eylül 2008 Perşembe

03 Eylül 2008 Çarşamba

DE POL’U ARARKEN

Tanjeviç; İtalya milli takımı ile şampiyon olduğu vakit 3 numara pozisyonun da, daha önce nerdeyse hiç milli olmamış 2,02 boyundaki Alessandro De Pol ile rakiplerine fark yaratmıştı ve bu oyuncu üzerinde devamlı bilindik baskısını kurarak ona hep:
—Seni ben milli yaptım ve bu takıma aldım, sende benim dediklerimi harfiyen yap.
Mesajını veriyordu. De Pol’a bu mesajı verirken deli dolu guardı Pozecco’yu takıma almayarak bakın De Pol gibi bir adam milli takımda ama Pozecco yok mesajını da aynı anda diğer oyuncularına ileterek takımın tek bir patronu olduğunu da yine açıkça oyuncularına iletiyordu. (Bu arada Pozecco’nun Recalti döneminde de 2001 Avrupa şampiyonası için milli takıma alınmadığını belirtelim ama aynı Pozecco Amerika’ya gelenin ve de gidenin vurduğu dönemlerde Galanda ile beraber iyi bir tokat attığını da ekleyelim)
De Pol gerçek anlamda İtalya milli takımının en önemli oyuncularından birisi idi, Tanjeviç 12 Dev Adam’ın başına geçtiği andan itibaren her an De Pol gibi bir adam aradı. Hatırlayın ilk geldiği dönem de o zaman Darüşafaka da oynayan şimdiki Beşiktaşlı oyuncu Cevher Özer 2004 yılında Amerika ile oynanan ilk maçta ilk beş oyuncusu olarak maça başlamıştı. Japonya’daki dünya kupasında Kerem Gönlüm’ü zaman zaman o mevkide oynarken gördük, şimdi de Efes Pilsen’in genç oyuncusu Barış Hersek’i bu mevkide kullanarak genç oyuncudan yeni bir De Pol taratmaya çalışıyor.
Milli takımımız zayıf rakibi Ukrayna karşısında çok önemli bir galibiyet aldı. Bu galibiyet büyük ihtimalle Polonya kapılarını bize şimdiden aralamış oldu. Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi bizim mevcut oyuncu kadromuz Fransa hariç diğer iki takımın çok üzerinde. Fransa’yı da iki maçtan en az birinde yenip gurup lideri olacak güce sahibiz. Fransa da Parker’ın olimpiyatlarda izlediği bir hentbol maçından sonra gaza gelip milli takım kampına katılması Fransa takımına çok büyük güç kattı ama biz genel oyun direncimiz ile Fransızları da altımıza alacak güce sahibiz.
Ukrayna maçında sahne alan oyuncuların tamamı gerçekten çok güzel bir oyun sergilediler. Tanjeviç’in yıllarca uğraştığı ve bir arada görmek istediği oyuncular nihayet yavaş yavaş formanın hakkını vermeye başladılar. Bu turnuva için en büyük talihsizlik Tanjeviç’in uğruna önce Hüseyin Beşok’u sonrada Mirsad Türkcan’ı harcadığı Ömer Aşık ve Semih Erden’in sakatlıkları oldu. Şimdiki milli takım da, herhalde hiç kimse Hüseyin veya Mirsad bu takımda olmalıydı diye hayıflanmıyordur ama zamanında bu oyuncular için çok hayıflandık tam Ömer ve Semih’in kendilerini gösterme zamanı gelmişti ki şanssız sakatlıklara maruz kaldılar.
Ukrayna maçında ve uyduruk takımlarla oynadığımız Efes Cup (sanırım gelecek yıl Efes Cup’a Uganda, Zambiya, Malta, Azerbaycan vs. takımları gelecek????) turnuvasına şöyle bir baktığımız da takımın savunma direncini gerçekten çok üst düzeyde gördük, hücum da ise oynadığımız rakipler hep zayıf olduğu için yeterli bir gözlem yapamasak ta, sürekli yapılan oyuncu değişikliklerinin ve belirli bir ilk beş rotasyonumuzun olmamasından dolayı olur olmaz anlarda ritim kaybına uğruyoruz. Mesela Ukrayna maçında 20 sayı üzerinde bir fark beklerken iyi bir ritim bulan ve farkı 16 sayıya kadar çıkaran oyuncular tek tek değişikliğe gittiler ve oyuna yeni girenler ritim buluncaya kadar fark 9 sayıya kadar geriledi. Allahtan oyuncularımız gerçekten çok yetenekli oyuncular ve ritimlerini çabuk bularak farkı yeniden maçın genel akışında olduğu gibi 12-13’lü sayılara kadar getirdiler. Maçta zaten 13 sayı farkla bitti.
Biz Tanjeviç’in bu oyun tarzı ile ve bu oyuncu seçimleri ile Dünya şampiyonasında olduğu gibi 6.lıklar 4.lükler alabiliriz ama asla şampiyon olamayız. Bu turnuvayı kolayca geçip Polonya’ya gidebiliriz ama Polonya da asla şampiyon olamayız.
Son Avrupa şampiyonu Rusya yıldızları ile şampiyon oldu, son olimpiyat şampiyonu Amerika yıldızları ile şampiyon oldu, Son dünya şampiyonu İspanya yıldızları ile şampiyon oldu, Arjantin yıldızları ile Atina’da olimpiyatlarda şampiyon oluyordu. Biz ise dünyanın gıpta ile baktığı yıldızlarımıza yaşlı olduğu veya sisteme uymadığı gerekçeleri ile sırt çeviriyoruz. Benim bildiğim bir takım bir turnuvaya girerken elindeki en iyi oyuncular ile gitmek ister, bundan 4-5 yıl sonra yapılacak bir turnuvayı düşünerek hazırdaki turnuvadan vazgeçilmez. Allahtan 2010 yılına da az kaldı, bakalım o masal nasıl sonuçlanacak. Herhalde Tanjeviç şimdiden NBA’ de lokavt olması için, İspanyolların takım halinde zehirlenmeleri için (Allah korusun), Ginobili’nin ve Jasikevicyus’un milli takımlarını bırakmaları için dua etmeye başlamıştır.
Milli takımımızın özellikle hücum organizasyonunun en büyük açığı sırtı potaya dönük oynayacak adamının olmayışı. Bu işi NBA’de bile All Star düzeyde yapan Mehmet Okur milli takımda yok, onun yerine oynayan Fatih Solak’ı gördükçe içim sızlıyor zaten. Hadi Memo yok avrupanın en iyi alçak post hücumcularından olan Ermal de takımda yok. Ömer ve Semih varken Kaya’nın olmaması bir yere kadar kabul edilebilir ama onların sakatlığı sonrası Solak yerine Kaya olmalıydı diye düşünüyorum. Şu an takım kadrosunda bulunan ve sırtı potaya dönük oynayabilecek kapasitedeki tek adam Oğuz Savaş gibi görünüyor ama oda potadan uzaklaştıkça tehlikeli olabilen bir yapıya sahip, pamuk yumuşaklığında ve çok etkili bir dış şutu var.
Sinancan abisi Muratcan’a bir türlü tanınmayan fırsat ile tanışınca fırsatı geri tepmedi ve milli takımımızın en önemli parçalarından biri oldu. Dünya nezrinde her takımın bünyesinde rakibin en iyi oyuncusunu işte bu adam tutar diyebileceğiniz birisi mutlaka vardır. Bruce Bowen yâda Nadav Henefeld aklıma gelen ilk isimler, bizde ise Kelepçe Alper Yılmaz ile Haluk sonrası bu düzeyde bir oyuncunun eksikliği hep hissediliyordu. Sinan bu eksikliğe merhem olurken hücumda delici ve patlayıcı kuvveti büyük penetreleri ile rakip savunmalarında dengesini alt üst ediyor. Bana göre en büyük eksiği dış şutu onu da geliştirirse dünya çapında bir oyuncu olur.
Bu arada bayan millilerimizde usta koç Ceyhun Yıldızoğlu yönetiminde ilk mağlubiyetlerini Polonya karşısında aldılar, ilk 4 maçını kazanan perilere bundan sonraki maçlarda başarılar diliyorum.
Herkese hayırlı ramazanlar 



İLKER KESER
basketci14@gmail.com

04 Ağustos 2008 Pazartesi


A Milliler


Ülkesini milli takım forması ile temsil etmek her insanın rüyasıdır. Şu an Ayyıldızlı formayı giyen her bireyin bu formayı gurur ile taşıdıklarına hiç kimsenin şüphesi dahi yoktur. Şu ana kadar iki tane hazırlık maçı oynadık, bazıları bu maçlar için belirleyici değil yorumlarını yapsa da bana oynanacak oyun ile ilgili oldukça fazla done verdi bu maçlar.

Daha önce Tanjeviç’i oyun kurucu ile oynamayı sevmiyor, onun kafasındaki oyun kurucu tarzı yalnızca topu getiren ve pas dağıtan mümkünse boş bulduğu topu sokan, düz hiçbir özelliği olmayan oyuncuları seçiyor diye eleştirmiştik. Nitekim uzun bir süre milli takımdan ayrı kalan Kerem Tunçeri maçlardan önce sıkıca tembihlenmiş olacak ki, hem Beşiktaş’ta alıştığımız hem de Real Madrid’de zaman zaman gördüğümüz skorer kimliği bir yana gözünün ucuyla dahi potaya bakamadı. 2001 Avrupa Şampiyonasından bu yana milli Takımda Kerem Tunçeri’yi hep eleştirdik ve milli takım için yetersiz olduğunu gözlemledik. Gün geldi Tanjeviç Kerem’i milli takıma almayınca oh nihayet ondan kurtulduk diyenlerimiz oldu ama bir de baktık ki Kerem’in yerine alınan 3 oyun kurucunun toplamı bir tane Kerem Tunçeri etmedi. Ender Aslan savruk oyun ile çoğu zaman bizi kesen iki ucu keskin bıçak gibi bir o yana bir yana savruldu durdu. Hakan’ın zaten ne milli takımda nede Fenerbahçe Ülker’de oynarken ne yaptığını anlayan olmadı, çok ümitli olduğumuz Engin Atsür’ün ise dış şut katkısından başka bir yararını göremedik maalesef. Aslında Engin saf bir oyun kurucu değil, olsa olsa Serkan Erdoğan yâda Murat Kaya tarzı bir oyun bekleyebiliriz ondan ama onlar kadarda saha içerisinde enerjik değil.
Altın jenerasyon denilen 79 kuşağı oyun kurucusuzluk nedeni ile altın madalyasız jenerasyonunu kapamak üzere, 87 jenerasyonunun sonu da korkarım ki 79 jenerasyonuna benzeyecek. Federasyon başkanımız Sayın Turgay Demirel, bu konuyu belki de hep görmezden geldi, bu milli takımda daha önce Gürcü Zaza Enden, Arnavut Ermal Kurtoğlu, Boşnak Asım Pars gibi oyuncular oynadı ve bakmayın şimdi milliyetleriyle yazdığıma hiçbirisini yabancı saymadık hep kendimizden özümüzden saydık hepsini. 2001 yılından sonra yabancı özellikle Amerikalı bir oyun kurucu devşirilseydi milli takım çok daha başarılı neticeler alınabilirdi. Bunun için halen geç kalmış sayılmayız, 2010 masalının gerçek olabilmesi için iyi bir oyun kurucu mutlaka bulunmalı veya yetiştirilmeli.
Gerçi buna engel olan isim Tanjeviç olabilir çünkü kafasında net bir basketbol anlayışı var ve bunun dışına bir dirhem olsun çıkmak istemiyor, oyun kurucu harici şimdi bir özelliği daha çıktı ön plana. Şu milli takımının kadrosuna baktığımız zaman sırtı potaya dönük oynayabilen tek bir isim dahi gözümüze çarpmıyor. En kalıplı oyuncumuz olan Oğuz dahi yüzü potaya dönükken etkili olan bir isim, hatta potadan uzaklaştıkça sayı gücü artıyor. Özellikle son turnuvada koskoca All Star oyuncuna tek bir oyun seti hazırlamadın diye Tanjeviç’e yüklenmiştim. Böyle bir oyuncuyu pota altında bire bir bırakıp rakiple teke tek oynatacak tek bir oyun dahi hazırlamamıştı Tanjeviç, adam Semih gibi sıradan oyuncu statüsünde gidip gidip geliyordu. Rebaund alırsa dönüp oynuyordu, Mehmet Okur’un skor da etkisizliğini gören seyircide Dirk Nowitzki her maç harikalar yaratıyor bizimkiler sayı dahi atamıyorlar diye dev oyuncuya yükleniyorlardı. Ahali ne bilsin Alman milli takımının her hücumu Nowitzki üzerinden yaptığını ama bizim milli takımda yıldız oyuncu diye bir ayrımın olmadığını ve Memonun üzerinden oynanan tek bir setin dahi olmadığını nerden bilsinler.
Kerem Tunçeri hakkı olan milli takıma geri döndü ama oyun kurucu problemi son sürat devam ediyor yinede Kerem’in en az 30 dakika ile süre alması gerektiğini ve yükün tamamına yakınını çekmesi gerektiğini düşünüyorum. Pota altında Ömer Aşık’ın sakatlığı Tanjeviç’in ince uzun ama koşan ve blok yapan uzuna dayalı sistemine büyük bir darbe vurduğunu söyleyebilirim. Tüm bunlara rağmen elemelerde fazla zorlanacağımızı düşünmüyorum çünkü oyuncu kalitemizin rakiplerimize oranla çok üst düzeyde olduğunu düşünüyorum. Fransa dahi şu anki mevcut kadrosu ile bize rakip olamaz.
Tanjeviç gerçekten basketbolu çok iyi bilen bir koç ama burada bir kere daha belirtmeliyim ki yöntemi ve tarzı bizim basketbolumuza uyan bir sistem değil. Basketbolun bazı dinamikleri vardır bunların başında oyun kurucun kadar konuş derler, Baron Davis ve Kirk Hinrich gibi oyun kurucular ile oynayan USA milli takımı ile Jason Kidd ile oynayan USA Takımı arasındaki farkı düşünün yâda Jasikevicyus yokken ki Litvanya milli takımını düşünün. Sırtı dönük potaya oynayan uzun özellikle skor sıkışıklığı yaşanan anlarda can simidiniz olabilir. Biz bu iki özellikten yoksun, sahaya beceremediğimiz; maç boyu baskılı savunma ve uzunu da koşturan bir hücum anlayışı ile farklı dinamikler yaratmaya çalışıyoruz ama özellikle baskılı savunma için gerekli olan oyuncuların diri olması için yapılan sürekli oyuncu değiştiren rotasyon anlayışı bizim temelimize konan bir dinamit gibi.
İLKER basketci14@gmail.com

20 Mayıs 2008 Salı

9–0


Ligimiz bu sene geleneksel haline gelen Efes-Ülker finalini yaşayamayacak, artık klişe haline gelen eşleşme bu sene finalde değil yarı finalde gerçekleşti. Lost’un 3. sezon 11. bölümünde Hugo masa tenisi maçından önce Sawyer’a pes etme var mı? Diye soruyor, oda pes etmenin ne demek olduğunu soruyor. Hugo; birisi 11–0 öne geçerse diğeri pes etmek mecburiyetindedir diye açıklama yapıyor.

Fenerbahçe Ülker, rakibi Efes Pilsen ile oynadığı son 9 maçın hepsini kazandı. Gidişata bakarsak Efes bu seride de süpürülecek gibi duruyor. Şimdi asıl soru, eğer seri 11-0’a gelirse Tuncay Özilhan yönetimindeki Efes Pilsen '' pes'' diyecek mi?

Dünya sürekli olarak değişiyor ve büyüyor bu büyümeye ve değişikliklere uyum sağlayanlar devamlı olarak ayakta kalıyorlar, uyum sağlayamayanlar ise varlıklarını devam ettirseler bile başarılı olamıyorlar.

Efes Pilsen'i biz her daim altyapıdan oyuncu yetiştiren bir kulüp olarak bildik, yalnız özellikle Oktay Mahmuti döneminde, Efes Pilsen organizasyonu altyapısından gelen gençlere sahip çıkamadı. Baktığımız zaman; Serhat Çetin, Engin Atsür, Ömer Onan, Barış Ermiş, Tufan Ersöz, Cenk Akyol, Erkan Veyseloğlu gibi üst düzey oyuncular başka takımlara hizmet ediyorlar.

Eğer başarılı olmak istiyorsan yerli oyuncu kadron en iyi olacak, onların yanına getirdiğin yabancılar yerliler ile beraber daha büyük bir güç oluşturmana yardım edecek. Efes Pilsen bunu çok iyi yapıyordu, kendisi zaten oyuncu yetiştirme fabrikası idi bunun yanı sıra ligde parlayan Kerem Tunçeri gibi Hüseyin Beşok gibi isimleri de genç yaşta kadrosuna dâhil ediyordu.

Ne olduysa Oktay Mahmuti döneminde oldu, Ergin Ataman her çalıştığı yere Efes Pilsen altyapısından tanıdığı isimleri peşinden götürürken Efes Pilsen kaptanı Ömer Onan’a dahi sahip çıkamıyordu. O Ömer’in son iki şampiyonluğu açan anahtar olduğunu unutmayalım. Ergin Ataman Türk Telekom’a gitti Erdal Biboyu yanında götürdü (Bibo o sene Avrupa şampiyonası kadrosunda milli takımda yer bulmuştu) Karşıyaka’ya gitti Alpay Öztaş’ı yanında götürdü, Siena’ya gitti ilk yıl Alpay'ı ikinci yıl Mirsad’ı yanına aldı. Ergin Ataman Efes Pilsen altyapısına bu kadar güvenirken Efes Pilsen kadrosundaki yerli isimler bir bir azaldı nedense.

Değişen dünya düzeninde ya kendi sistemini kabul ettireceksin ki Efes Pilsen kendi sistemini yukarıda yazanlar ışığında kendisi mahvederek bu yolu baştan kapattı yâda değişiklere başka şekilde ayak uyduracaksın.

Şimdi Efes Pilsen'in yapması gereken bir kaç yol var:

1. yol; ne olursa olsun mücadeleye devam diyecekler ve kadrolarına katabildikleri kadar yerli ve yabancı yıldız katıp işi sürpriz sonuçlara bırakmayacaklar.

2. yol; takımı başka bir şehre taşıyıp arkalarına en azından bir şehrin tamamını alacaklar ki bazıları İzmir falan diyor, kesin olarak söylüyorum İzmir de Efes Pilsen olarak mücadele ederlerse durumları İstanbul’dakinden farklı olmaz kimse Efes Pilsen’i Karşıyaka’yı, Göztepe’yi, Altay’ı destekler gibi desteklemez.

3. yol; Ülker'in gittiği yoldan gidecek ve kendisine bir takım seçip bundan sonra sponsor olarak devamını idame ettirecek ama bu yol 30 yıllık geçmişe sahip bir takıma pek uyar mı bilmem.

Aslında konunun özü burada yatıyor 30 yıllık bir takım nasıl olurda halen seyirci potansiyeline sahip olmaz?

Bundan evvel Galatasaraylısı Beşiktaşlısı Fenerbahçelisi özellikle Avrupa mücadelesinde hep Efes Pilsen'i destekliyordu ama şu an kendileri Ülker'in gücü ile palazlandıkları için hepsi kendi takımının peşine takılmış durumda.

Efes Pilsen'in her durumda basketbolun içerisinde olmasını diliyorum, onlarsız basketbolu düşünmek dahi istemiyorum.

Efes Pilsen ile ilgili olarak daha önce yazdığım yazılarda benzer konulara değinmiştim.

http://www.basketbolhaber.com/content/view/18320/45/

http://www.basketbolhaber.com/content/view/19350/46/

Maç yazısından çok durum değerlendirmesine benzedi ama bu seride değerlendirecek bir şeyler hakikaten yok, Fenerbahçe Ülkerli oyuncular forma aşkıyla bile bu seriyi rahatlıkla geçecektir. Yalnız ilk maç şunu gösterdi ki Efes Pilsen'in pota altı en fazla pamuk şekeri kadar sert. Ömer Aşık başta olmak üzere Fenerbahçe Ülker uzunları inanılmaz bir üstünlük sağladılar Efeslilere.

Beşiktaş Cola Turka- Türk Telekom Ankara

Eşleşmenin ilk maçı son 4 dakikaya kadar kafa kafaya geçti ama son 4 dakikada zaten savunma direnci üst noktada olan Beşiktaş Cola Turka vidaları iyice sıkarak savunmanın direncini arttırınca bırakın hücum etmeyi Telekom pas bile yapamadı. Bunun neticesinde Beşiktaş rakibi karşısında 1-1lik eşitliği sağladı.

Beşiktaş'ın seri öncesi rakibine göre iki tane avantajı vardı ilki seyircisi (yine muhteşemlerdi) ikincisi ise savunma dirençleri, Beşiktaş maç boyu baskılı bir savunma yaparak rakibini 17 top kaybına zorladı. Maçın anahtarı da zaten bu top kayıpları oldu.

Serinin kilit sorusu ise Beşiktaş her maç bu savunma gücünü ortaya koyabilecek mi?

Çünkü Telekom; ligin en tempolu basketbolunu oynayan takımı, transation game'i yani geçiş oyununu çok iyi oynuyorlar. Hücumda topu çok hızlı çeviriyorlar bunun neticesinde çok fazla boş dış atış buluyorlar, isabet yüzdeleri de oldukça etkileyici.

Ligde daha hızlı daha tempolu oynayan bir Türk takımı yok. İç dış dengesi çok sağlam, baktığınız zaman uzunlar ile kısaların toplam sayıları nerdeyse birbirine eşit, oyunları gereği hızlı top dolaştırdıkları ve top çok fazla içeriye inip geri dışarıya çıktığından fazla miktarda boş dış atış buluyorlar bunu da Bekir, Barış, Haluk gibi dış adamlar çok iyi değerlendiriyor ve sokuyorlar. Top hızlı dolaştığı için boş adamı çabuk buluyorlar.

Top pota altına gittiğinde yardım getirmezsen içeriden sayı yemen garanti olduğu için kısa yardımı geliyor Telekom bu yardımı da boş adamı bularak cezalandırıyor. Ayrıca El Amin'in penetre paslarıda savunmanın dengesini alt üst ediyor. Telekom basit ama etkili oynuyor basketbolun doğrularını yapıyor, bana göre tek zaafları yeteri kadar sert savunma yapamamaları ama hücumdaki etkinlikleri ile bunu kapatmaya çalışıyorlar.

Telekom seri boyunca aynı oyununu devam ettirecektir, burada asıl merak edilen Beşiktaş Cola Turka her maç özellikle deplasmanlarda ilk maçtaki kadar etkili olabilecek mi?

05 Mayıs 2008 Pazartesi

MAYIS’IN GETİRDİKLERİ


_EUROLEAGE_

Avrupa’nın en büyüğü Cska Moskova oldu. Aslında bu sonuç özellikle Pana elendikten sonra aşağı yukarı herkesin beklediği bir sonuçtu. CSKA takımının uzun rotasyonunun dünya basketbolunda hiç esamesi okunmayan Belçika ve Avustralya gibi iki ülkenin oyuncularından oluşması çok garip ama özellikle Anderson Avrupa’nın en önemli pivotu. Zaten onun NBA yerine Avrupa da oynaması diğer pivotlar için büyük haksızlık

Maçın sonuna doğru adeta uykum geldi, Ettora Messina’nın takımlarını hiç sevmem hele Kinder Bologna’dan nefret ederdim, Allahtan CSKA o kadarda sıkıcı oynamıyor en azından maç skorları ortaokul maçı gibi ellili sayılarda bitmiyor ama CSKA Moskava hücumları da oldukça ağır hücumlar, her hücum 20 saniye sürüyor. Fast break yok hızlı oyun yok bişi yok Hep kontrol hep kontrol, artık Messina NBA'e gitse de kurtulsam ondan. Benim gözüm Djordjeviçli Partizan’ı David Riverslı Olympiakos’u, Tyus Edneyli Zalgiris Kaunas’ı arıyor. Açıkçası bu akşam oynanan Telekom-Galatasaray maçı dahi koskoca Eurolege finalinden daha eğlenceli ve daha zevkli idi. O zaman geçelim ligimize.

_TBL_

Türk Telekom ile Galatasaray Cafe Crown takımları play ofların en zevkli ve çekişmeli serisi olacağını ilk maçtan gösterdi. Galatasaray Cafe Crown takımında Cüneyt Erden oyununu hep dış şuta endekslediği için eleştiri alan bir isimdi ama bugün gördük ki içeriye yaptığı driveları çok iyi bitirdi. Zaman zaman penetre pas yaparak rakip savunmanın düzenini bozdu, pick and roll neticesinde ikili oyunları çok iyi oynayarak arkadaşlarını potaya yönlendirdi. Lafın kısası takımını çok iyi yönetti. Bu seri her türlü sonuca açık, bu seriyi galip bitiren lig şampiyonluğunda benim favorim olur.

Türk Telekom ile Galatasaray Cafe Crown serisine en zevkli seri olur demiştim şimdide en zevksizine geçelim. BJK Cola Turka ile Banvit serisinin sonucu şimdiden belli olan tek seri belki de, Banvit galibiyet alırsa dahi benim için büyük sürpriz olur. Takımın koçu ipleri Amerikalı oyun kurucuya vermiş. Takım hızlı gelirse sayıyı yapıyor onun dışında Amerikalı guard pota altında topu Adelekeye veriyor oda bire bir oynuyor, oda olmazsa mutlaka zorlama dış şut atıyorlar, başka bir alternatifleri yok, yaratıcılık sıfır. Herhangi bir genç takımda bile daha fazla atraksiyon vardır. Koca maçta yaptıkları en büyük olay 1-3-1 savunma oldu.

Efes Pilsen, Pınar Karşıyaka eşleşmesi ise çoğuna göre büyük bir sürpriz ile başladı ve Karşıyaka Efesi yendi. Ben daha önce birçok yazımda Karşıyaka’yı şampiyonluk adayları arasında gösteriyordum hatta Türkiye kupası öncesi yıldız oyun kurucularını Barca’ya sattıkları için yönetimi şampiyonluğu satmakla suçlamıştım. Şimdi oyun kurucuları Geno takımla büyük bir uyum sağlamış durumda diğer iki yabancıyı zaten biliyoruz, bunlara Asım ve Barış’ın üst düzey oyununu da katarsak ortaya çok klas bir takım çıkıyor. Pınar Karşıyaka için daha o zamanlardan Emre Bayav ile Pastal’ın oyuna daha çok katkı yapmasını yoksa şampiyonluğun imkânsız olduğunu yazmıştım. Şimdi bu ikili de oyuna katkı vermeye başladı. Açıkçası Efes’in işi çok zor, tarihi boyunca yaşadıklarının tümünü birden bir senede yaşadılar. Karşıyaka karşısında böyle bir Efes’i bulmanın rahatlığı ile turu geçecektir.

Fenerbahçe Ülker, Antalya Büyükşehir Belediyesi eşleşmesinde oyuncu faktörü Fenerbahçe Ülker cephesinde çok ağır basıyor ama Fenerbahçe Ülker, Antalya Büyük Şehir Belediye karşısında oldukça zorlanacaktır. Çünkü Antalya coahing olarak Fenerbahçe Ülker’in çok ötesinde yönetiliyor. İlk maçın sonunda Antalya maç sonu stersine yenildi, daha önce buralarda oynamış tecrübeli oyunculardan kurulu Fenerbahçe Ülker karşısında çok basit hatalar yaparak maçı adeta hediye ettiler yoksa Fenerbahçe Ülker karşısında şimdi 1-0 önde olan Antalya olacaktı. Aslına bakarsanız aynı maç sonu stresini Pınar Karşıyaka da yaşadı ama skor olarak bir hayli önde olduğu için maçı kazanmayı bildi.

Bundan iki sonuç çıkartabiliriz; bu maçları almak istiyorsan maçın sonuna ya farklı önde gireceksin yâda sonunda stres yapmayacaksın.

Toparlayacak olursak: Antalya koçu Fenerbahçe Ülker koçuna göre kadrosunu daha efektif kullandı ama takımı buralarda oynamaya alışık olmadığı için sonunda maçı kaybettiler

_UMUT YENİCE_

Umut Yenice AEK takımına transfer olan 2. Türk oyuncu oldu. Umut’u ilk gençler Türkiye şampiyonasında izlemiştim, sonrasında Fenerbahçe’de oldukça başarılı bir sezon geçirip Ülker’e transfer olmuştu, orda sakatlanınca süre alamadan sezonu kapatmıştı. Daha sonra BJK ve Galatasaray formaları ile izledik ama Fenerbahçe'deki formunu bu seneye kadar izleyememiştik. Bu sene hem ribaunt hem de sayı kategorilerinde ilk 10da olan tek Türk oyuncuydu. All Star seçilmemesi büyük talihsizlikti.

Umut umarım Yunanistan da başarılı olur.

28 Nisan 2008 Pazartesi

NBA LIVE

David Stern’ün gece uykusunda gördüklerini tahmin edebiliyorum. Herhalde bütün kâbusları NBA finalinin San Antonio Spurs ile Detroit Pistons arasında oynandığı üzerinedir; güzel düşlerini ise Boston Celtics ile Los Angeles Lakers finali süslüyordur. İlkinde yani kâbusunun sonucunda: Büyük ihtimal NBA reytinglerinin bir anda tüm dünyada düşmesi forma satışlarının gerilemesi, reklâm pazarının daralması gözlemlenir. Diğer ihtimalde yani güzel düş gerçekleşirse NBA tavan yapar hatta patlar, reyting patlaması yaşanır, ortalık Garnet, Kobe hatta Odom, Gasol, Ray Allen ve Pierce formalarından geçilmez ve pazar oldukça büyür.Bizim için Galatasaray-Fenerbahçe rekabeti ne ise NBA içinde Boston Celtics-Los Angeles Lakers rekabeti de aynı anlamı taşıyor.

Lakers’ın başarıya hep uzun oyuncular ile ulaştığını biliyoruz. George Mikan, Wilt Chamberlien, Kerim Abdul Jabbar, Shaq ve şimdide İspanyol uzun Gasol. Gasol, Kobe ile iyi bir ikili oldular, Ming ile T-mac'in yakalayamadıkları dinamizmi yakalamış gözüküyorlar. Kobe şu an için bana göre NBA'in en iyi ve en öldürücü oyuncusu ve en olgun dönemini yaşıyor. Yeni yetmeler özellikle benim öğrencilerim Lebron fanatiği olsalar da Kobe’nin neler yapabileceğini pek bilmiyorlar. Gasol sadece Kobe ile değil takımın diğer fasulye sırıkları ile de iyi anlaşıyor. Gasol, Odom, Luke ve hatta Radmanoviç aynı anda sahada yer alabiliyor buda Lakers’ı hem şut sokan hem koşabilen hem de ribaunt alıp blok yapabilen bir takım haline getiriyor.

_YILIN GM’İ_

Bu yılın GM ödülü Los Angeles Lakers takımından ‘’Jery West’e’’ veya Boston Celtics’’ takımından ‘’Kevin Mc Hale’e’’ verilmeli. İki eski efsane oyuncu eski takımlarına öyle bir kıyak yaptılar ki tüm dengeleri alt üst ettiler. Jery West Lakers’ın Genel Menajeri iken Divac’ı yollayıp Kobe’yi alarak takımına şampiyonluk yolunu açmıştı şimdide Kobe’nin yanına Gasol’u monte ederek yeni bir şampiyonluk için Lakers’a yol açmış oldu.

İlk senaryo yaşanırsa ben sırf Manu ve Billups için gene izlerim ama birçok kişi bırakın gece yatağından kalkmayı tekrarına bile göz atmaz. İkinci senaryonun gerçekleşmesi halinde ise ortalık toz duman olur ama bunların hepsi şimdilik farazi tabi, çünkü her şey sahada belli oluyor. NBA de play off’lar için bir söylem vardır; Çocuklarla erkeklerin ayrıldığı yer derler. Yani erkekler mücadeleye sahada devam ederlerken çocuklar evde televizyondan takip ederler maçları.

Play offlar öncesi en üzüldüğüm takım Golden State Warriors’un play offa kalamaması oldu, herhalde bu takım doğuda olsa 3. sıradan dahi play off’a girebilirdi. Vahşi batı dedikleri bu olsa gerek.

-GEÇ GELEN GELİŞİM-

Murat Murathanoğlu Hidayet NBA’e ilk adım attığından bu yana hep aynı şeyin üzerinde ısrarla duruyordu. Hatta ustaya sataşan bazı yazarlar başka bir şey bilmez aynı şeyi tekrarlar durur diyorlardı ama bu yıl ustanın ne kadar haklı olduğunu gördük. Hedo tıpkı ustanın söylediği gibi istatistik kâğıdının her yerini doldurdu ve açıkçası bu ödülü de hak etti. Hedo bu oyununu belki anca oturtabildi ama ilk yılından beri aynı mantalite ile oynasaydı şimdi aldığı ücretin çok daha fazlasını kazanıyor olurdu dahası 3-4 kez all star seçilmişti bile. Neticesinde beklenen oldu ve Hedo en çok gelişim gösteren oyuncu ödülünü aldı.19,5 sayı 5,7 ribaunt ve 5 asist ortalamaları zaten bir all star ortalamaları idi. Seneye inşallah all star da seçilecek ama bu sezon şampiyonluk neden olmasın? Orlando Magic şampiyonluk için tecrübe hariç tüm yeteneklere sahip, Hidayet buralarda hem Kings ile hem de Spurs ile oynadı fakat süre alan diğer oyunculara baktığımızda tecrübe eksikliğini açıkça görebiliyoruz. Doğuda Boston karşısında düşükte olsa bir şansları olduğuna inanıyorum. Sonuç olarak MIP ödülü NBA’in en saygın ödüllerinden birisi ve bu ödülü almak büyük bir başarı.

Benim kişisel favorilerimde David Stern’ün hayal ettiği yönde, doğu için Boston Celtics’i favori görüyorum. Onlara alternatifim ise Orlando Magic ve tabiî ki Detroit Pistons. Batıda ise Lakers’ı favori görmekle birlikte hemen her takımın küçükte olsa şansi olduğunu düşünüyorum. Tabii bu takımlar içerisinden Spurs’u asla es geçmemek gerekiyor ilk neden Tomjanovich’in dediği gibi ‘’Asla bir şampiyonun yüreğini küçümsemeyeceksin’’, diğeri ise gerçek anlamda makine gibi oynuyorlar ve bugüne kadar kimseye acıdıklarını görmedim. Şunu net bir şekilde biliyorum ki işin sonunda Spurs şampiyon olursa kimse şaşırmayacak ve NBA’in herkese mavi boncuk kapsamında dağıttığı ödül anlayışı neticesinde bu kez MVP ödülünü Manu’ya verecekler.

Gelelim hayal kırıklıklarına; ne olursa olsun Denver’dan biraz daha gayret göstermelerini beklerdim, kimsede olmayan oyuncular bir arada ama uyum sıfır belkid e Kidd’i onlar alsalar biraz daha derli toplu oynayabilirlerdi. Suns için ne kadar hayal kırıklığı demek doğru olur bilmiyorum çünkü hem Spurs dehşet bir seri çıkartıyor bunun yanında bu güne kadar Spurs’a zaten bir üstünlük sağlayamadılar, zaten o üstünlüğü onlar sağlasalar daha önce şampiyonluk yaşayabilirlerdi. Benim gözümde batının plasesi ise arılar bu yıl olmasa da onlarda Magic gibi ileride çok can yakacaklar.

Yılın bu mevsimini çok seviyorum NCAA finallerini izledik, Uleb Cup finallerini izledik sırada Final Four var ve ligimizde ve NBA de play off heyecanı var, daha ne olsun J

Herkese iyi seyirler.

13 Nisan 2008 Pazar

OYUN KURUCULAR ‘’OYUNU KURAMADILAR’’


Rakip Badalona gerçekten çok güçlü takım. Daha yılın başında bu kupanın favorisi olarak gördüğüm bir ekip. Hakemler bu ekibe karşı oldukça cömert davrandılar ama maçın kaybedilmesinin tek bir sebebi var oda oyun kurucularımızın nerdeyse sıfır katkı ile oynamaları. Hele Cüneyt Erden her iki maçta da çok kötü oynadı, sadece isabet kaydedememesi değil mesele, oyuna herhangi bir katkısını da göremedik. Cüneyt’in hücumunun sadece 3 sayı çizgisinin ötesinden ibaret oluşu Galatasaray’ın hücumunu oldukça kısıtladı. Oyun kurucu mevkiinden hiç katkı alamadığımız maçta takımımız çok çok iyi mücadele etti. Maçı kaybetmemizin tek sebebi yaptığımız top kayıplarıydı. Oyun kurucularımızın katkı yapamaması top kayıplarını da beraberinde getirdi.

Aslına bakarsanız maçı çok iyi başladığımız ilk periyotta kaybettik. Periyotlara baktığımızda bir periyot berabere bitmiş, iki periyotu biz almışız, sadece ilk periyotu 10 sayı farkla kaybetmişiz ve bu 10 sayılık averajı bir türlü yiyip bitirememişiz.

Oyun kurucularımız dışında diğer oyuncularımız rakibine yenik düşmeden oynamaya çalıştı. Murat Kaya oynadığı kısa zamanda delici oyununu bulduğu tek pozisyonda gösterdi, gerçi attığı top basket olmadı ama takibinde basketi bulduk. Hite ve Cenk oldukça iyi bir maç çıkarttılar, uzunlarımız hücum ribauntları dışında ayakta kaldılar denilebilir. Dee bu maçta benim için en büyük hayal kırıklığı idi. Türk Telekom’un kazandığı Badalona maçını El Amin’in etkisi ile kazanmıştık. Dee rakiplerine El Amin gibi üstünlük sağlama bir yana varlık dahi gösteremeyince yani güvendiğimiz dağlara kar yağınca maçı almakta imkansız hale geldi. Zaten Dee bu maçı potansiyeli çerçevesinde oynayabilseydi ve rakip guardlara üstünlük sağlasaydı seneye Avrupa’nın en büyük takımlarına çok büyük paralara transfer olurdu.

Galatasaray Cafe Crawn takımına, başta Özyer olmak üzere bize yarı final oynama gururunu yaşattıkları için çok teşekkür ediyorum. Umarım 3.lük maçında madalyayı boynuna takan taraf biz oluruz. Rakip Moskova’nın diğer başarılı ekibi Dinamo olacak, rakipten çok bizim ülke sporunda bu tarz maçlara konsantre olma problemimiz var. Bu tarz maçlara yoğunlaşamadığımız için, madalyadan yana pek ümidim yok ama Torinoya kesin şampiyon olma ümidi ile gelen eski şampiyonun durumu da bizden çok iyi durumda olmadığı için bir 3.lük neden olmasın diyorum.

Kanal 24 Uleb Cup maçlarının yayımını beceremedi. SKY Türk bayanların kupa maçlarında dahi 5–6 saat canlı yayım yaparken. Kanal 24, ya paraya kıyamadı yâda hali hazırda olağan akışta yer alması gereken programlarına kıyamadı. Neyse merak etmeyin yarın final maçını yayımlayacaklarmış. Hazır yeri gelmişken NTV Spor da Pazar akşamları 22:00 da yayımlanacağı duyurulan NBA maçları artık gece yarısından sonra banttan vermeye başladı. İlginç……

İLKER KESER


basketci14@gmail.कॉम


11 Nisan 2008 Cuma

SIKICI MAÇ GALATASARAY’IN


Hayatımda izlediğim en sıkıcı maçlardan biri idi. Özyer çok akıllı bir tercihle birbirini çok iyi tanıyan iki takım arasında, 5 ABD’li ile maça başlayarak ezberi bozan taraf oldu ve bunun avantajını maçın başında iyi kullandı. Maçta tempo namına hiçbir şey yoktu. Herhalde maçı izleyen Torinolular bilet paralarını çıkışta geri istemişlerdir.

Maçı bir taraf hak etti diğer taraf hak etmedi demek yanlış olur. Her iki takımda oldukça kötü bir basketbol oynadı. Her maçı az hata yapan takım, doğruları daha fazla olan takım kazanır. İki ezeli rakipte çok hata yapmasına rağmen sonuç olarak daha iyi ribaunt alan, daha fazla fast break atan, daha sert pota altı savunması yapan, rakibine oranla daha iyi dış şut sokan ve daha isabetli faul atan takım kazandı.

Beşiktaş’ın pota altı oyuncuları; Efes Pilsen’in pamuk şekeri kıvamındaki oyuncularına karşı oldukça sert oyuncular olarak görünebilir ama Galatasaray’ın pota altı oyuncuları gerçekten çok sert adamlardan kurulu. Kayada daha öncede yazdığım gibi Gaines karşısında çok yumuşak kaldı, onun sertliğine ulaşamadı. Zamanında Barselona, Efes Pilsen’i 4. uzunu ile elerken pota altının önemini orda görmüştük, Galatasarayın pota altı gerçekten çok zengin. Hem sert, hem şutör hemde ribauntçu oyuncular bir arada.

Özyer çok iyi bir taktisyen rakibini çok çok iyi analiz eden bir koç. Bunu daha önceki iki turda çok rahat gördük. Fransız ve İspanyol ekipleri neye uğradıklarını şaşırmıştı, oyuna her iki turda adeta hükmetmişti. Ama bugün 8/1 ile oynayan Cüneyt’in sürelerinin hiç olmazsa bir kısmını Murat ile paylaştırabilirdi.

Özyer’in bu takıntısını da daha önce yazmıştım her maç ya Cenk’i ya da Murat’ı rotasyondan kesip hiç oynatmıyor. Bunu belki rotasyonu eşit olarak dağıtmak ve maç içerisinde taşlarla fazla oynamamak için yapıyor ama ara sıra bu düzenin dışına çıkılmasında herhangi bir zarar göremiyorum. Mesela bu akşamki maçta; belki de Ülker’deki şampiyonluktan dolayı gönül borcu olduğunu düşündüğüm Cüneyt’in yerine Murat en az 3–5 dakika oynamalıydı diye düşünüyorum.

Maçı getiren son şutun kesinlikle şans şutu olduğuna inanmıyorum, çünkü Cüneyt’in daha önce kullandığı şutların dışında pozisyon gereği atılmış bir şuttu. O pozisyonu da bulup şutu atamıyorsan zaten kaybetmeyi haketmişsin demektir.

Beşok bugün büyük bir özveri ile sahaya çıktı ve çok kritik bir yerde çok önemli bir blok yaptı, yaptığı faullerde oldukça yerinde idi. Bugün o olmasa belki o faulleri diğer uzunlar yapacaktı ve belkide Galatasaray oyunun sonuna uzunsuz olarak girip maçı alamayacaktı. Attığı üçlük ise cabası.

Gecenin sonunda kazanan Türk basketbolu oldu, yarı finalde İspanyol ekibine karşı Galatasaray Cafe Crown’a bol şans ve başarılar. Beşiktaş Cola Turka’yıda buraya kadar gösterdiği büyük başarı için ayrıca tebrik etmek gerekiyor.

İLKER KESER

basketci14@gmail.com

05 Nisan 2008 Cumartesi

SOLOMON YOK FENERBAHÇE ÜLKER YOK


Bal kovanındaki peteklerde bal kalmayınca bu macerada burada sona ermiş oldu. Fenerbahçe Ülker; ilk gurup maçlarında iki maçın toplamında nerdeyse bir maç skoru fark yediği Panathiaikos bile ilk sekize kalamamışken, final four’a bu sene ev sahipliği yapacak olan şehrin takımı ilk sekize kalamamışken torbadan bal çekerek Olympiakos yerine Aris ile CSKA Moskova yerinede Rytas ile eşleşmişlerdi. Gurubunun avantajını kullanan Fenerbahçe Ülker Spor gurupta son maçını yenilgisiz ve çıkmayı garantilemiş Tau ile oynayarak balına bal katmıştı. Tau eğer o maçı kazanmak zorunda olsaydı 100 maç yapsa 100’ünüde alırdı. Fenerbahçe Ülker’in şansı Tau ile en son oynayarak bir kez daha kendisini gösteriyordu.

Çeyrek final eşleşmelerinde hangi takımı istersiniz deseler muhteşem taraftarı olan Partizan’ı saymazsak herkes ağız birliği etmişçesine Siena adını verirdi.

Ben bu turun kesin olarak geçilip final four’a kalacağımızı düşünüyordum. Bana bunu düşündüren en önemli etken ise Solomon faktörü idi. Deplasmandaki ilk maçta takım çok iyi oynadı ama Solomon bir türlü ritim bulamayıp saçma sapan top kayıpları da yapınca takımın oynadığı iyi oyunda heba olmuş oldu. Hatta bir ara eski takım arkadaşı Mclntyre ile yarışa girip atmaması gereken topları da zorlayınca mağlubiyet kaçınılmaz oldu.

İkinci maça dersini çalışıp da gelen taraf rakip Siena idi özellikle alan savunmamıza çok iyi hazırlanmışlardı. Maç boyu pota altını çok iyi savundular çemberi bizim acemi uzunlara göstermediler. Kendi evlerinde attıklarından çok daha rahat şut imkânı bulup isabet kaydettiler.

Şans insanın ayağına buraya kadar gelmişken insan final four için hayıflanıyor. Bakmayın siz Siena’nın İtalya’da açık ara lig lideri olduğuna İtalya ligi çoktan İspanya, Türkiye ve Yunanistan liglerinin gerisine düştü bile. Yinede Siena bir arada oynamaya alışmış üst üste final four oynamış bir ekip.

İnsan bu iki maçı Solomon’un oynayamamasından dolayı kaybettiğini görünce İtalya ligini yakından tanıyan koçuna dönüp bakıyor, koskoca milli takımı 2010 masalı ile oyun kurucusuz bırakıyor ve tecrübeli isimleri milli takıma almayarak ulusumu olası bir madalyadan mahrum bırakıyor. Tecrübeli ve katkı sağlayacak oyuncular yerine hatırı sayılır paralara hem de elinde Ömer, Oğuz ve Semih gibi o anlatılıp durulan masalın kahramanları olmaları beklenen (elbet tabiî ki onlar 2010’un kahramanları olacaklar) yetenekli ve genç uzunlar varken onların yanına katkı sağlayabilecek tecrübeli iş yapan üretken bir uzun almalıydılar. Kim bilir belki de alınan ahlar aheste aheste yerine anca ulaştı….

Buraya kadar gelen oyuncuları katkılarından dolayı tebrik etmek gerekiyor. Seneye çok daha olgun ve tecrübeli oyuncular olarak çok daha iyi yerlere gelecekler inşallah.

İLKER KESER/basketci14@gmail.com

22 Mart 2008 Cumartesi

SHOW TİME

SHOW TİME

All Star organizasyonunun bir an önce kabuk değiştirmesi gerekiyor. Ligimizin yerli ve yabancı oyuncularını karşı karşıya getiren organizasyonu büyük bir zevkle izledik. Artık klişe olduğu ve mucizeler olmadıkça klişe olarak kalacak olan sonuçla yabancılar şov maçını kazanmayı bildiler. All Star maçının oyuncu seçimini bir an önce değiştirmek gerekir.

Aslında Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. Ülkemizde yapılan All Star maçlarının ilkleri Asya-Avrupa maçı olarak oynanmıştı, Fast Break dergisinde verilen oyuncu seçimlerini büyük bir iştahla doldurup yollamıştım. İlla Avrupanın diğer ülkeleri gibi yerli ve yabancı karması yapmak zorunda mıyız? Hele İtalya eskiden yerli oyuncularına milli takım forması giydiriyordu, komedi gibi, sanki milli takımları hazırlık maçı yapıyormuş gibi oluyordu.

Asya-Avrupa maçı her zaman denk gelmez oyuncular arada bir; bir yerde birikebilir diyorsanız ki malum Avrupa’dan sadece İstanbul takımları var ve o takımların sadece bir kısmı Avrupa yakasında.

O zaman size haklı olabilirsiniz derim ama yinede bu yöntemden çok daha iyi olduğunu düşünüyorum Bir diğer fikrim ise takımların Avrupa Karması ile Dünya Karması olarak adlandırılması olabilir. Her iki takımın başına da ‘’TBL’’ markamızı ekleriz olur biter. Avrupa karmasında yerli oyuncularımızla birlikte yaşlı kıtanın diğer üyeleri mesela bugün sahada olan eski Beşiktaşlı yeni Kepezli Ruziç Avrupa Karmasında forma giyerken; Mark Dickel, Pero Cameron yâda Efes’in almayı planladığı Bradshaw gibi Yeni Zelandalılar ile Amerikalılar, Afrikalılar vs. Dünya Karmasında mücadele ederler. Maksat ilgiyi ve seyirciyi arttırmak ise bir an önce bu tercihlerden birisi yapılmalı, yoksa her ne kadar bu bir şov olsa da hep yenilmek hoşuma gitmiyor.

UÇTU UÇTU WHİTE UÇTU

James ‘’Flight’’ White yaptı yapacağını, smaç yarışmasından önce herkes onun kazanacağından emindi ama bu kadarını kimse kestiremezdi. Bu smaçları NBA all star smaç yarışmasında yapsa orda dahi kimseyi tanımaz direk ve uzak ara smaç şampiyonu olurdu. Ağzım açık kaldı resmen. Herhalde Pazar gününden itibaren bütün dünya televizyonları bu smaçı hafta boyu tüm basketbol programlarında yayımlayacaklardır. Youtube da en çok tıklanan klip olacaktır. Adam resmen uçtu, jüri keşke Oyak Renault oyuncusu Richard Chaney’e devamlı 50 puan vermeye devam etseydi de James ‘’Flight’’ White’dan daha fazla smaç izleyebilseydik.

Şut yarışmasını kazanan Tofaş orijinli Casa Ted Kolejliler oyuncusu Ömer Ünver yarışmayı kazanmasının yanı sıra herhalde bir de rekor kırdı;3 sayı yarışmasında en fazla şut deneme rekoru J.

Gelelim maça, yabancı karmasının ne kadar güçlü olduğunu koç Blatt’ın 4. ülkedeki 4. all star maçım ama daha önce bu kadar iyi bir takımım olmadı sözleri ortaya koyuyordu. Bu kadar iyi bir takıma Türk oyuncularımız oldukça iyi mücadele ettiler ama sonunda güçlü olan taraf kazanmayı bildi. Türk oyuncularımız içerisinde Lütfi Arıboğan ile birlikte Adana’dan çıkan en büyük basketbolcu olan Haluk Yıldırım ve abisi Muratcan gibi yıldızı Beşiktaş da pırıl pırıl parlayan Sinan Güler idi. Yıllar önce bir seminerde ilk parladığı dönemlerde babaları Necati Güler’e siz mi daha iyiydiniz yoksa Muratcan mı? Diye sorduğumda henüz tanınmayan Sinan’dan bahsetmiş ve yeni bir Güler’in bugünlerde damgasını lige vuracağının sinyalini vermişti.

Organizasyon da verilen ödüllerin de oldukça tatminkar ve sponsor firmalar Powerade ve Beko’ya yakışır olduğunu belirtmek lazım. Quentin Hosley maçın sonunda MVP olarak bu sezon ki mükemmel oyununu da taçlandırmış oldu.

İLKERKESER/basketci14@gmail.com

EFES BU NOKTAYA NASIL GELDİ

Eskiden olsa giden oyuncuların yeri bir şekilde hemen doldurulurdu. Yeni yabancı arayışları başlar bir an önce ligde varsa ligde, boşta varsa boştan, İtalya İspanya 2. liglerine kadar araştırılır mutlaka bir yabancı oyuncu alınırdı. Mesela Larry Richard sakatlandığında İtalya 2. liginden Tim Burroughs diye bir oyuncu apar topar gelmişti ve ilk kez Mersin’deki Türkiye Kupası dörtlü finalinde oynamıştı.

Hatta yabancı transferi ya tutmazsa diye yerli oyunculardan bir demet yapılıp araya serpiştirilirdi. Bu kadar zaman geçti ne gelen var ne giden.

Efes Pilsen takımı kendi kuyusunu kendisi kazdı; Avrupa şampiyonu olduğu ve ligi kasıp kavurduğu dönemlerde kadrosunda mükemmel ve pahalı yabancılar vardı ama Ufuk Sarıca, Volkan Aydın, Tamer Oyguç, Murat Evliyaoğlu, Hüseyin Beşok, Mirsad Türkcan gibi kaliteli yerli oyuncuları olmasa o başarılar asla gelmeyecek idi.

Efes Pilsen son yıllarda hep verdi. Hidayet Türkoğlu ve Mehmet Okur NBA’e gittiler. Dolayısı ile onları tutmak zaten imkânsızdı ama sonuçta kadrolarından eksilen en önemli iki oyuncu idi bu isimler. Sonra yurtdışına giden Mirsad Türkcan, Hüseyin Beşok gibi oyuncular geri dönüşlerinde Efes Pilsen yerine başka kulüplere gittiler. Belki Mirsad ve Hüseyin gibi Efes Pilsen forması altında izlemeye alıştığımız oyuncuların gerek ayrılış biçimleri gerekse yaşları itibarı ile geri dönememeleri ve kadroda düşünülmemeleri normal karşılanabilir.

Zaten Efes Pilsen’in kadrosunun içinin boşaltılması adeta hortumlanması yukarıda adı geçen 4 oyuncunun takımda olmaması ile değil, Ömer Onan ve Kerem Tunçeri gibi tecrübelerine rağmen o dönemde oldukça genç olan iki oyuncunun takımda tutulmaması ile boy göstermeye başladı. Nitekim Ömer ligin son iki yılında play ofları domine ederek takımlarını şampiyon yaparken Tunçeri de Efes Pilsen’den ayrıldıktan sonra gittiği Beşiktaş’ı yeniden zirve takımı yaptı ve oradan transfer olduğu Real Madrid de geçen sene takımının çifte şampiyon olmasında büyük rol oynadı. Eğer ki geçen sene Ender kiralık kontratının sonunda Tau ile anlaşabilseydi belki bu sezon oda takımda olmayacaktı. Nitekim yine geri dönüşü sağlanamayan Kaya Peker takımı Beşiktaş’ı hem ligde hem de Avrupa da şampiyonluğa doğru emin adımlarla taşıyor. Geri dönüşü sağlanamayan oyunculara Efes Pilsen ile Gençler Türkiye Şampiyonluğu bulunan ve şampiyonada MVP seçilen, NCAA sonrası Benetton ile anlaşan Engin Atsür’üde ekleyebiliriz.

Efes Pilsen bu klâs oyuncuları kaybettiği gibi, her zaman gurur duyulan altyapısından gelen oyunculara da burun kıvırmaya başladı. Kulüp; altyapısından çıkıp gelen oyunculara bir türlü sahip çıkamadı.

Düşünün Efes Pilsen devamlı oyuncu yeme güdüsü taşımasaydı ve altyapısından çıkan oyuncuları gerek kiralayarak gerekse pilot takımı ile bir şekilde kendisine bağlı tutsaydı ortaya şöyle bir kadro çıkabilirdi.

Kerem Tunçeri, Engin Atsür (Engin’i geçen sene almak istediler ama yerli oyuncu ile imza haklarını doldurmuşlardı (bu nasıl saçma bir kural ise)),Ender Aslan, Barış Ermiş (geçen sene Telekom da hiçte fena değildi ama bu sene Karşıyaka da çok çok iyi oynuyor)

Tufan Ersöz (onu ilk kez yıldız takım da Efes forması ile izlemiştim bu sene Galatasaray da adeta coştu) Erkan Veyseloğlu, Valentin Pastal, Cenk Akyol(taş her zaman yerinde ağırdır.) gibi altyapıdan yetişen ve şu an da başka takımlarda başarı ile mücadele eden basketbolcular ile…

Dışarıdan geri dönüşü sağlanamayan ama Efes ile büyük basketbolcu olan Beşok, Mirsad(en azından Beşok olsaydı) ve hepsinden önemlisi Kaya Peker ve şu an takımda olan Mustafa Abi, Kuqo, Gönlüm ile yabancısız dahi mükemmel bir takım olurlardı.

Tabiî ki yabancısız bu iş olmaz ama yukarıdaki satırlarda da belirttiğim gibi bu kaliteli yerlilerin yanına süper yabancılar ile takım yine eski günlerindeki gibi olabilirdi.

Hatta Solomon keşke küstürülmese idi diyenleriniz var mı?

Ya da Haislip kazanılabilirdi en azından bir yıl daha tutulabilirdi diyeniniz var mı?

Takıma kaç tane yabancı oyuncu alırsan al, yerli oyuncu kaliten düşük olduğu vakit sonuca varamıyorsun.

Ligi yerli oyuncularla oynamak zorunda olduğunu sene başında unutan yönetim, ne ligde nede Avrupa da başarılı olabildi. Hafta içi ayrı hafta sonu ayrı süre alan yerli ve yabancı oyuncular bir türlü ritim bulamadılar. Hatırlarsak daha önce Avrupa şampiyonluğu için takıma monte edilen Karasev yabancı oyuncu kısıtlaması olduğu için ligde forma bulamıyordu ve sezona iyi başlamasına rağmen sezonun sonuna doğru form grafiği devamlı olarak düşüş gösteriyordu. Bir oyuncu ile bu kadar sorun yaşamışlık varken üç oyuncu ile sorun yaşamamayı nasıl düşündüler anlamıyorum.

Geçmiş yıllarda Mahmuti’nin iyi yaptığı şeylerden biriydi bu, LaRon Profit, Goran Nikolic, Dusan Kecman, Jurica Golemac hatta Nikola Prkacin ve Antonio Granger gibi ligde de yerli oyuncuların arkasından gelen iyi yedek oyuncular ile yabancı oyuncu kontenjanını dolduruyorlardı. Böylece hem ligde hem de Avrupa da mücadele eden takım aynı kurgu ile rotasyonu bölüşebiliyorlardı.

Yazımı memurlar.net sitesinin forumlarında yazışan iki arkadaşın yazdıklarını buraya taşıyarak sonuca bağlamak istiyorum:

14 Mart 2008 00:04 ortizz

efes pilsen gittikçe irtifa kaybediyor..bence suları ısınıyor..keşke radikal bir karar verseler de gelecek sezon gs nın bünyesine katılsalar.40 yıllık çınarda ciddi sos lar alıyorum,tabi özilhan tam bir dava adamı olması işi güçleştiriyor..efes pilsen ciddi ciddi el de averaj takımlığına gidiyor.böyle yapacaklarına gs veya bjk ya yol versinler..en azından basketbolun izlenirliğini arttırırlar..kısaca efes partizan önünde berbat bir oyun sergiledi..

14 Mart 2008 14:21 ugurdepe

efes'in yabancılarına bu kadar kolay yol vermesi, şubeyi kapatacaklar konusunda bende de şüpheler uyandırdı. tuncay özilhan'ın sıkı bir beşiktaşlı olması bizim forumlarda sürekli dillendiriliyor. özellikle ülker'in kapatılması efes organizasyonunun devamlılığını sorgular hale getirdi.

İLKER KESER/basketci14@gmail.com

04 Mart 2008 Salı

www.basketbolhaber.com

www.basketbolhaber.com

MAHŞERİN 3 ATLISI

Bu sene Boston muhteşem tarihinin duraklama döneminden yeniden yükselme dönemine geçmek için harika bir trio oluşturdu. Bu trio efsane 3 tenorun Jose Carreras , Placido Domingo ve Pavarotti'nin ses gücüne ve Mazhar-Fuat-Özkan’ın müthiş ses uyumuna denk gelebilecek bir melodide rakiplerine melodram yaşatacak kabus gösterecek bir uyum ile oynuyorlar.

Boston takımı sene başında zaten Garnet’i alarak final yoluna çıkabilecek seviyeye gelmişti ama üzerine Ray Allen da eklenince finallerin yolu biraz daha otoban edasıyla geçilebilecek düzeye geldi.

Boston takımının kadrosuna baktığımız zaman sanki diğer oyuncular biraz vasatmış gibi görünebilir fakat özellikle uzun oyuncular Kendrick Perkins , Glen Davis oyun kurucu Rondo ile beklenenin üzerinde katkı yaparak kendilerini uvertür şarkıcı yerine koydurtmamak için ellerinden geleni yapıyorlar. Kanımca tek problemleri tecrübe eksikliğinden dolayı faul problemine çabuk girmeleri. Katkı veren bu gençler ile birlikte her an skor yapabilecek potansiyele sahip Eddie House.Dış oyuncuların savunulmasında, kritik üçlüklerde; şampiyonluk yolunu daha önce yürüdüğü için iyi bilen James Posey ve uzun zorlu play off maratonunda rakip uzunların arkasında çekinmeden durmaya hazır Scot Pollard gibi tecrübeli isimlerde kadroda. Ayrıca her takımının kimyası için gerekli arkadaşlık tohumlarını ekip salgılayan Brian Scalabrine de takım kadrosu içerinde yer alıyor.

Tüm bu oyunculara bakarak ortada kötü bir şablon var diyemeyiz ama ele avantaj yaratacak bir takas ya da transfer çıkarsa kesinlikle kaçırmamak lazım, özellikle tecrübeli bir oyun kurucunun kadroya dahi edilmesi takımın önünü daha iyi görmesini sağlayacaktır. Bu isim daha öncede Celtics forması giyen Garry Payton olabilir.

Gelelim mahşerin 3 atlısına. Boston tarihi hep yıldız oyuncularla ve onların oynadığı takım oyunu ile şampiyonluklara ulaşmıştır. İşte bu üçlüde daha önceki başarılı Boston takımlarının süper yıldızları olan Bob Cousy, Bill Russel; Dave Cowens, John Havlicek ve en son şampiyonluğa ulaşan Robert Parish Kevin McHaleve Birdlü takım gibi paylaşımcı, yüksek ıq’lu ve göze hoş gelen bir basketbol oynuyorlar. O takımlardan beklide tek eksikleri son şampiyonluktan yani 85–86 dan Danny Ainge’in yaptığı bir araya getirici ve yönlendirici katkıyı yapacak bir oyuncuncun olmaması ve bu durumu az biraz da olsa artıya çeviren Ainge’nin takımın genel menajeri olması, hiç olmazsa tecrübesini takıma aktarabilmek için takımın hep yanında olması.

Garnet-Pierce-Allen triosundan sadece takım kaptanı Paul Pierce topu elinde tutan rakibi ekarte edip potaya yönelen veya kendi şutunu ortaya çıkarabilen tipte oynuyor basketbolunu diğer iki yıldız ise Allen ile üç sayı çizgisinde, Garnet ise alçak post seviyesinde etkili rakibe hükmeden bir oyun oynuyorlar. Piercenin topu elinde tutması rakip savunmaların ilgisini üzerine çekmesine sebep oluyor, odak oyuncu Pierce olunca hem Ray Allen daha kolay şut pozisyonu buluyor hemde pota altında Garnet’e cirit atacak daha fazla alan kalıyor. Üstelik top Garnet’e indiği zaman rakip savunmalar Shaq yâda Duncan’a yaptıkları ikili sıkıştırmaları o kadar kolay yapamıyorlar çünkü Gernetin topu dışarı çıkardığı anda Nba’in en tehlikeli ve keskin şutörlerinden ikisinin o takımda oynadığını biliyorlar. Allen da Pierce da bu sayıları kolaylıkla atan ve bu pozisyonları seven oyuncular.

Takım hakkında yapılan en büyük eleştiri ise çok iyi niyetli süper yıldızların bir arada oynarken birbirlerine ve hatta daha fazlada diğer takım arkadaşlarına ikramda bulunmayı seviyor olmaları ve bunu biraz abartmaları diyebiliriz.
En son Boston’u Chicago karşısında izledim, bu maçta birçok pozisyonda bu üçlü kendileri sayıya ulaşabilecekken pas vermeyi tercih ettiler ve zaman zaman gereksiz top kayıplarına bile neden oldular.

Özellikle play of zamanı bu üçlü iyice acımasız olmalı ve her biri oyunu Kobe bakış açısı ile oynamalı, zaten bu üçlü ayrı ayrı kendi pozisyonunu dolduran rakip oyunculara üstünlük kurar ve hâkimiyet sağlarlarsa rakip takım her kim olursa olsun şansı olmaz diye düşünüyorum.

Bakalım Boston Celtics beklentileri karşılayabilecek mi? Senenin sonunda arzu ettikleri ve özledikleri şampiyonluğa ulaşabilecekler mi?

Nba de Boston Celtics, New York Knicks, Los Angeles Lakers gibi takımlar bizim ülkemizin üç büyükleri gibidir ve bu takımlar uzun süre şampiyonluk yaşayamazlarsa bizde görülen etkiler aynen orada da görülür. l.a Lakers şampiyon olalı çok uzun bir zaman olmadı Boston Celtics bu sene bu şampiyonluk için gerekli adımı attı darısı New York Knicks’in başına.



İlker KESER

TOPU SOLOMON’A VER VE BİTİME NE KADAR KALDIĞINI ONA BİLDİR

Fenerbahçe Ülker Spor her maçı aynı taktik ile oynuyor. İşte usta koç Tanjeviç’in taktiği:
Tecrübeli ve derin kadronla maçı sonuna kadar taşı, maçın sonunda ver topu Solomon’a maçı sana alsın. Bu avrupada da ligimizde de değişmeyen bir senaryo. Aslında bu taktiği kenarda oturan Nedim Karakaş dahi verebilir. Aslına bakarsanız kazandığın ve şampiyon olduğun sürece bu taktikte fena bir taktik değil. Önemli olan bu plan bozulduğu zaman neler yaptığındır.
Maç tam da Fenerbahçe Ülker’in istediği yöne doğru gidiyordu maçın bitimine 5 dakika kalasıya kadar maç kafa kafaya idi, sonrasında Solomon gereksiz bir faul yaptı ve hakemde haklı olarak düdüğünü üfledi ama Solomon düdüğe tepki gösterinde hakem yine haklı olarak bu kez teknik faul çalmak için düdüğüne sarıldı ve Solomon beşleyerek saha dışına çıktı.
İşte bu andan itibaren usta koç Tanjeviç’in iplerini eline alacağını, oyuna hükmedeceğini düşündük.
Tam da maçı nasıl bir taktik ile çevireceğini merak ederken, Fenerbahçe Ülker üçlükleri yağmur gibi potaya yağmaya başladı. Bir pas bilemedin iki pas hooop üç sayı yolladılar ama demirci ustası gibi habire potanın demirini dövdüler. Açıkcası bu taktiği bırakın Sayın Karakaş’ı Fenerbahçe minik takımından herhangi bir oyuncu dahi verebilirdi.
Maçta iki takımın koçuna kameralar zoom yaptığında Orhun Eneyi devamlı oyuncularını alkışlarken hatalarında olsun ama bir daha yapma dikkat et tarzı mimikler sergilerken gördük, Tanjeviç ise her an 37 yaşındaki oyuncusundan 19 yaşındakine Amerikalsılısından Rus kökenlisine kadar herkesi azarlarken gördük.
Orhun Ene Boris'i bir ara silah olarak kullanmaktan dahi kaçınmayıp tecrübeli oyuncusundan 3–5 dakika üst düzeyde faydalanıp ondan verim alırken Tanjeviç yaşlı Real Madrid oyuncusu 29 yaşındaki Kerem Tunçeri’nin yerine milli takıma aldığı Hakan'ı 37 yaşındaki Damir Mrsıç'in arkasında 3. oyuncu olarak sahaya adım dahi atmadığını gördük.
Orhun Ene'nin yabancı oyuncu tercihlerinin banko olduğunu ve tam verim aldığını Fenerbahçe Ülker’in yabancı oyuncularının ise kimi zaman zarar verdiğini henüz çok tecrübesiz olduğunu gördük.
Fenerbahçe Ülker Sporlular yatıp kalkıp Solomon gibi eşsiz bir oyuncuya sahip oldukları için dua etsinler Solomon olduğu sürece Fenerbahçe Ülker kolay kolay maç vermez ama olmadığı anda Fenerbahçe Ülker’in maç kazanma şansının dahi olmadığını hepimiz gördük. Aydın Örslü Efes Pilsen’in adı Peter Pilsen’e çıkmıştı belki ama onun yokluğunda final four yapamasalar bile Treviso ve Zagrep’e karşı maç kazanmayı başarabilmişler ve en azından hiç bir şekilde ezilmemişlerdi çünkü belirli bir sistem ile oynuyorlardı. Fenerbahçe Ülker’in ise tek bir sistemi var topu Solomon’a ver ve maçın bitmesine ne kadar kaldığını arada ona bildir

TÜRK TELEKOM ANKARA-EFES PİLSEN
Telekom-Efes maçı iki gece önce izlediğim Miami-New Jersey maçından çok daha zevkli idi. Hele Wade ile Jasson Williams’ın crossoverları olmasa Kidd’in pasları olmasa hiç izlenmeyecek. Efes Pilsen sadece ligde değil avrupada da maç maç dengesiz oyunlar sergiliyor bazen öyle bir oynuyor ki işte Avrupa şampiyonu diyorsun bazen de öyle bir oynuyorlar ki hemen koç dahil takımın tamamını yollamalı diyorsun. Bu tabloyu ortaya çıkartan dengesizlik ise yerli oyuncu rotasyonunun Sarkanın sakatlanması ile beraber 4’e düşmesi. Dahası hafta içi ortalama 15 dakika oynayan yerliler(Kızılderililerden bahsediyormuşum gibi oldu: P herhalde daha az Red Kit okumalıyım) hafta sonu ligde 25 dakika ortalama ile oynuyorlar. Aynı durumu tersine yabancı oyuncular içinde çevirebiliriz. Bu da takım içi dengelerin bir türlü oturmamasına neden oluyor, bırakın maç maç dengesiz oyunların ortaya çıkmasını aynı maçın için de dahi inanılmaz derecede inişler ve çıkışlar ortaya çıkıyor.
Gelelim maça; Türk Telekom Michael Wright’ı hala arıyor o sakatlanmammış olsaydı Ankara’ya bahar şimdiden gelmişti ama basketbol vahlarla oynanmıyor. El Âmin bugün oyunu almak için var gücü ile çalıştı ama bana göre bugünün Telekom açısından yıldızı Tutku idi, adam Hagi ayarında Sergen ayarında Zidane ayarında milimetrik paslar attı. Şimdi demeyin el ile atmak ayak ile atmaktan daha kolay diye, çünkü basketbolda el ile pas attığın gibi o elle atılan pası ahtapot gibi kollarla kesmende çok daha kolay. Her Telekom yazımın klişesi oldu ama Tutku gibi bir oyuncu nasıl milli takımda olmaz insanın basketbol mantığı da almıyor normal zekâsı da almıyor, bünyeside kabul etmiyor.
Bekir Yarangüme tüm basketbol oynamak isteyen oyunculara örnek olmalısı gereken bir oyuncu. Herhangi bir büyük takımın altyapısından gelmeden dişi ile tırnağı ile kazıyarak 2. ligden bugünlere geldi. Onun sitilinde bir orijinal 2 numara ülkemizde yok gibi. Onu da milli takım için düşünülmeye başlanılması lazım. Mersin de Polat Kaya Bekir tarzı oynayan bir oyuncu bir kaç maçtır dikkatimi çekiyordu ama dün oldukça beğendim sadece oyununu maçın her anında aynı konsantre ile devam ettirmeli. Üst üste 4 tane üçlük soktuktan sonra yüzünün şekli değişti. Hemen bir dip not Banvitte oynayan Yunus Çankaya da bu yolda ilerliyor.
Konuyu fazla dağıtmayalım, Efes Pilsen maçın sonunda El Amin’e çalınmayıp Scoonie Pen'e çalınan düdükler ile maçı kopartmayı bildi ama maçı almalarına esas sebep hakemler değildi, oyunun genelinde arada düşüş sergileseler de iyi bir oyun sergilediler ve maçı hak ettiler. Maçın son 30 saniyesinde Telekom da Haluk Yıldırım 7 sayı 1 top çalma ile oynaması da ayrı bir güzellikti.
Dünkü oynanan Mersin Büyükşehir Belediyesi-Beşiktaş Cola Turca maçında Mersin Büyükşehir Belediyesi başkanı Macit Özcan’ın maçın yorumcusu olan eski Çukurovalı basketbolcu İhsan Bayülgen’e plaket vermesi çok güzeldi. Ne demişler yarım elma gönül alma.





İLKER KESER
basketci14@gmail.com

ÇAKMA NBA TAKIMI

Asvel takımı hemen her mevkide inanılmaz derecede atlet, güçlü, kuvvetli oyunculara sahip bir ekip. Son yıllarda Fransa ulusal takımında da seyir eylediğimiz üzere, Fransa basketbolu giderek Amerikan basketboluna doğru koşar adımlarla ilerliyor. Fakat atladıkları bir nokta var; Amerikan basketbolunda dahi yeni oyuncular için yapılan; şut antrenmanı yerine sıçrama antrenmanı, top sürme yerine sadece crossover çalışması, beyni geliştirme yerine de sürekli vücutlarını geliştirdikleri eleştirilen konuların başında geliyor. Avrupalı oyuncular basketbol bilgilerini fundamentallarını geliştirirken Amerikalı oyuncular oyunu hızlı koşmadan ve sıçramadan ibaret olduğunu zannettikleri için uluslararası turnuvalardan son yıllarda hezimet ile ayrılıyorlar.
Yıllar önce baktığımız da Fransız takımları hep disiplin ile oynayan basketbolu iyi bilen, Yann Bonato, Gadou kardeşler, Rigadueau, Sciarra, Julian, Foirest hatta Weis gibi beyaz oyuncuların yanında önce Risacher,Jim Bilba sonrada Alain Digbeu (Air France), Moustapha Sonko gibi oyuncuları gördüğümde aklıma hep ‘’Fransa da zenci çok neden basketbol oynamıyorlar? , çok başarılı olurlar’’ diye kendi kendime sorar dururdum.
Sonra Pietrus kardeşlerin ortaya çıkması ve ilk olarak 2001 Avrupa şampiyonasında Ankara da izlediğim Tony Parker’ın katılımı ile Fransızlar yavaş yavaş eski basketbollarını bırakıp takıma katılan Tariq Abdul-Wahad, Boris Diaw, Jerome Moiso , Ronny Turiaf, Mamoutou Diarra, Mickael Gelabale, Johan Petro, , Yakhouba Diawara, Tariq Kirksay, Joseph Gomis gibi zenci basketbolcuların çoğalması ile Amerikanvari bir basketbol oynamaya başladılar.
Bu değişimi yaparken çok önemli bir şeyi atladılar; Eğer doğuştan gelen ırksal özelliklerini Avrupa basketbolu ile birleştirebilselerdi bugün uluslararası turnuvaların hepsinin en önemli favorisi Fransızlar olurdu.Düşünsenize Amerikalılar gibi fizikli,kaslı,hızlı,koşan,sıçrayan,Avrupalı gibi şut atan,savunma yapan,ikili ,üçlü oyunları,alan savunmasını yapabilen bir takım herkesin korkulu rüyası olurdu.Şimdi ise bu halleri ile Amerikalılar bile yenilirken onları kimse hesaba katmıyor.
Bu akşam ki Asvel takımı da sahada sanki bir NBA takımı olmaya çalışan ama anca ‘’çakma NBA takımı’’ olabilecek bir takım izlenimi yarattı bende.
Sahadaki oyuncuların çoğu bizim Murat ve Cenk’e oranla çok daha hızlı koşuyor ve sıçrıyordu,boyları bizimkilerden çok daha uzun , bizimkilere oranla oldukça size’lı ve kuvvetliydiler ama bizim oyuncularımız cut’lardan ne zaman çıkacaklarını çok daha iyi biliyorlardı,screen’lerden geçişi çok daha iyi yapıyorlardı,doğru şut tercihinde bulunuyorlar ve şut fundamental’ları rakip oyunculara oranla Foirest hariç hepsine göre üst düzeyde idi.Bu da bizim oyuncularımızın Asvel oyuncularına üstün gelmesini sağladı.
Galatasaray Cafe Crown maçı sonuna kadar büyük bir disiplin ile oynadı ve hepsinden önemlisi resmen sabretti.Maçın anahtarı da bu sabır oldu.Koç Murat Özyer takımını oyun kurucusuz oynamaya çok iyi hazırlamış hatta takım oyun kurucusuz oynamaya o kadar iyi şartlanmış ki gerçek oyun kurucu Cüneyt ile oynanan dakikalar takımın en kötü oynadığı dakikalar idi.
Gerçek oyun kurucu deyince ;rakip Asvel takımı bu yetenekli oyunculara eğer biraz paraya kıyıp eski oyuncuları bir dönem Ülker’de de oynayan Delaney Ruud tarzı oyunu iyi yöneten ve öldürücü şutu olan bir oyun kurucu alsalar imiş çok daha tehlikeli ve güçlü bir ekipleri olurmuş.

İLKER KESER
basketci14@gmail.com

LİGİN KALİTESİ NEDEN ARTTI

İlk yarıya bakınca ligin kalitesinin oldukça arttığını görüyoruz. Tofaş’ın ligden çekilme kararı aldığı sezondan bu yana bu kadar iyi ve kaliteli oyuncuları aynı anda izleyememiştik. Peki, ne odluda lig bu kadar değerlendi?
Maçların televizyondan yayım hakkı tam bir muamma iken, havuz sistemi artık çökmek üzere iken, rica minnet maçları TRT ekranlarında ve oldukça kötü spikerlerin sesinden bazen 2. bazen 3. kanalda izlemeye çalışırken, NTV maçların yayım hakkına talip oldu. O zamanlar yapılan yorumlar nerdeyse aynı dilden çıkar gibiydi.
—Eğer NTV de kurtaramazsa hiç kimse kurtaramaz.
Olan oldu ve NTV başarılı yayımları ile basketbolu tekrar halkın gözünün içine soktu. Sonrasında SKY TÜRK Avrupa kupası maçları Türkiye Kupası maçları gösteri maçları derken çizgiyi bir üst seviyeye taşıdılar SKY TÜRK’ün yayımladığı Avrupa maçlarına Kanal 24’ün bu sene katılması, CNN TÜRK’ün Türk Telekom maçlarını vermesi ile takımlar televizyon ekranlarında daha fazla görünür oldular. Ben şahsen basketbol takımına yatırım yapan bir müessese veya sponsor olsam, takımımın her fırsatta televizyonda maçı yayımlansın isterim. Hafta sonu ligde, hafta içi Avrupa da, Türkiye Kupası turnuvalarında hafta boyu, ne güzel bedava reklâm benim için.
Kanal 24 ün ve CNN Türk’ün işin içine girmesi çok iyi oldu, çünkü SKY TÜRK tek kanaldan bu kadar takımın maçına yetişemezdi, hem kendi takımlarımızın maçlarını kaçırmıyoruz hem de ekran genişliği sayesinde bazen kanal 24 de bazen SKY TÜRK de diğer yabancı takımların maçlarını da kaçırmıyoruz.
Şirketlerin ve markaların piyasalarda en büyük var olma, adını duyurma nedeni; reklâmlardır. Bunda da en büyük pasta televizyon reklâmlarıdır. Şirketler basketbol takımlarımıza ve ligimize sponsor olarak haftada iki gün en az 1,5 saat isimlerinin bedava zikredilmesini sağlıyorlar. Takım ne kadar iyi olursa izlenilebilirliği de o oranda artıyor. Bir zamanlar Avrupa da mücadele edecek takım bulmakta zorlanırken, hatırlayın lige henüz yeni çıkan Banvit kimse kupalara katılmak istemeyince ilk yılları olmalarına rağmen Avrupa da boy göstermişlerdi. Şimdi ise ekranlardan hangi maçı izleyeceğimizi şaşırıyoruz, maçları yayımlayan 4 tane kanal var ve maçlar çakıştığı için devamlı kumanda elimizde bir o maça bir bu maça zaping yapıyoruz.
Lige yapılan yatırımın artması sebebiyle Beko TBL, daha önce hiç barındırmadığı kadar kaliteli klâs oyun kurucuları barındırıyor. Kulüplerimiz çok önemli ve iyi oyun kuruculara teslim edildi, her takım oyun kurucusu kadar konuşur mantığından yola çıkarsak bu sene bizim takımlarımız baya bir geveze diyebiliriz.
Takımlarımızın ilk yarıdaki oyuncularına bir göz atalım:
Hakan Köseoğlu (Kepez Belediyesi) :Asist kralından başlayalım. Hakan kariyerinin zirvesinde iken bir dünya kupası oynadı ve ne olduysa ondan sonra oldu, belki hiç düşüş yaşamadı ama o noktadan sonra bir sıçrayış yaptığını da gören olmadı. Bu sene Kepezin dümeni ona teslim edildi ve o bildiğimiz süratli temposuna takımı idare etme ve yönlendirme işini de özellikle bu sene çok iyi yapmaya başladı.
Hakanın basketbolunda bana göre tek problem şutunun bozuk olması. Etkileyici bir şutunun ve şut dinamiğinin olmaması Hakanın basketbolunu bir nebze savunulur kılıyor ama yinede ligin belki de en hızlı adamı.
Solomon (FB Ülker) :Sanki her istediğinde her şeyi yapabilecekmiş gibi duruyor sahada. Bu yeteneği ile ve istediği zaman yaptığı süper savunması ile NBA de olmaması çok garip. Dan Dickau’ların yıllarca oynadığı NBA de Solomon bulunmuyorsa bu işte bir gariplik yâda Solomon da bir gariplik var demektir.
Dalmau (BJK Cola Turka):Hızlı basketbolun en büyük ekollerinden biri Porto Riko’dan gelen oyuncu takıma şu an için sürat dışında pek bir şey verebilmiş değil ama diğer PortoRrikolu ile beraber oynadıklarında izlemesi çok keyifli bir basketbol ortaya çıkıyor. Mehmet Baturalp Porto Riko basketbolunu hep sokak basketbolu ile özdeşleştirir hakikaten iki Porto Rikolu tek potada 3 e 3 maç yapar gibi rahat hücum ediyorlar, hatta o kadar rahatlar ki bazen sorumsuzca ve dengesizce attıkları üçlüklerin girmediği zaman potalarına fast break yiceklerini unutuyor gibiler.

Henry Dobie (Casa TED Kolejliler):Daha önce Beykoz da oynayan oyun kurucu ne hacetse bizim Beykoz’dan bildiğimiz Dobie’nin uzağında bir basketbol oynuyor oysaki Beykoz da adeta tek başına aldığı birçok maç ve skorer oyunlarını hatırlıyoruz.
Tutku Açık (Türk Telekom):İnanılmaz bir pas yeteneği var ve topa çok hakim. Basketbol milli takımımızın en çok ihtiyaç duyduğu isim.
Dee Brown (GS Cafe Crown):Zen master akıl küpü, Utah Jazz bu adamı nasıl bırakmış mantığım hiç almıyor. Nesli tükenmekte olan bir oyun kurucu tipine sahip, takımını makine gibi takır takır yönetiyor. Yakın zamanda Avrupa basketboluna hükmedebilir.
Drew Nicholas (Efes Pilsen):Aslında iki numara oynuyor ama gerektiğinde Solomon tipi bir oyun kurucu olabiliyor ve o zamanda fizik üstünlüğü ile 2 numarada olduğu kadar olmasa da çok etkili olabiliyor.
Garry Neal (Pınar KSK):Sayı krallığında ilk sırada, Pınar KSK takımının en büyük şansı olan üç Amerikalının belki de en önemlisi, krtik anlarda topu sevmesi sorumluluk almaktan korkmaması en büyük avantajı. şutuda çok iyi.
Sconnie Pen (Efes Pilsen):Hala eksiği var gibi ama bence Avrupa’nın en iyi oyun kurucularından biri Cibona formasıyla izlerken hep hayran kalırdık ona, geçen sene Olympiakos ile çok kötü değildi ama gene de orda tutunamadı bakalım bu sene düşüş devam mı edecek yoksa yeniden zirveye mi koşacak. Son oynadığı Euro Leage maçları bize eskiye dönüş sinyalleri verdi.
Khaid Numan El Amin (Türk Telekom):NCAA’lerde onun maçlarını yıllar önce kabloluda NBC de izlerdim, sonra şut sokamaması nedeniyle Bulls’tan kesilmesini izledik. Artık şut ta sokabiliyor ve tüm ülkenin sevgilisi durumunda, onu sevmeyen birinin olduğunu tahmin dahi edemiyorum.
Mokongo (Banvit):Daha çok genç ve çok iyi oyuncu olmasına rağmen çok hata yapıyor. Çok iyi oynayıp takımını sürüklediği bir maçın sonunu elleri ile hediye edebiliyor. Banvit sezonun son iki maçında onun yerine Joseph Crispin ile anlaştı ve son iki maçta Crispin oynadı. İstatistikleri de gayet iyi idi.
Andre Woldrige (Oyak Renoult):Ligimizin gediklilerinden, yanlış hatırlamıyorsam 2 kez BJK da 3 kezd e Oyak Renoult da oynadı, ilerleyen yaşına rağmen hala etkili ve hala tehlikeli.
Grays (TT Net Beykoz):İki ucu keskin bıçak, rakibini de kesebilir sizi de.
Barış Ermiş (Pınar KSK):Çok güçlü bir oyuncu ve hepsinden önemlisi özgüveni var. Top sürme hâkimiyetini geliştirirse milli takım iyi bir oyun kurucu kazanır.
Ender Aslan (Efes Pilsen):Hayatımda izlediğim en savruk adamalardan biri. O kadar dengesiz oynuyor ki bazen o dengesizlikten mucizevî atışlar ortaya çıkabiliyor. Gene de Efes Pilsen kadrosu onsuz düşünülemez bence.
Kevin Braswell (Mutlu Akü Selçuk Üni.):Geçen seneki Solomon gibi oynamaya çalışıyor yani her topu ben atim istiyor. öyle bir oyun kurucu ki sıkışmadığı sürece pas dahi atmıyor ama top ile çok iyi oynuyor dripling ve adam geçme fundementali çok iyi, zorlamasa iyi de bir şutör, eğer Avrupa basketboluna uyum sağlarsa iyi bir oyuncu adayı.
2. yarı kalitenin daha da artması temennisi ile….




İLKER KESER/basketci14@gmail.com

AKILOYUNLARI

Kural gayet basit, kendi sahandan topu 8 saniye içerisinde karşı sahaya geçirmek zorundasın ama maçın bitmesine sadece 6 saniye var ise bunu yapmak zorunda değilsin.
Telekom’da rakibin hiç beklemediği bir şekilde bunu yaptı ve topu ileri doğru sürmek yerine geriye doğru sürdüler ve şaşkın Yunanlılar faul dahi yapamadılar.
Buna benzer bir şeyi yıllar önce bu maçın yorumcusu da olan Ufuk Sarıca İtalya’da yapmıştı.
Milano Gentile ile 3lük bulmuştu ve tam saha baskı yapmak üzere sahaya dizilmişti ama bir tuhaflık vardı, topu kenardan oyuna sokmaya giden Ufuk Sarıca maçın bitimine 4 saniye kala topu bir türlü oyuna sokmuyordu. Murat Murathanoğlu Ufuk'un niyetini anlamıştı ve kupa bizim kupa bizim diye bağırmaya başlamıştı bile.
Hemen bunu üzerine Orhun Ene'nin oyunun sonlarında süreyi durdurmak için top çıkaran oyuncunun elindeki topa vurarak süreyi durdurması ve hakemin bir daha yaparsan teknik faulu çalarım işareti gözümün önüne geldi. Hatta Orhun bununlada yetinmeyip ikinci seferde aynı şeyi yapıp hiç süreyi işletmeden rakip takımı serbest atış çizgisine götürürdü.
Daha sonraları Ufuk Sarıca'nın ve Orhun Ene'nin bu kıvrak zekalrı sonucunda ortaya çıkan durumları önlemek için kurallar değişti, artık oyunun son 1 dakikasında her ne olursa olsun basketten sonra bile süre çalışmıyor ve topu kenardan çıkartan oyuncuya müdahele edilirse 2 atış ve rakibin topu kenardan oyuna sokması ile cezalandırılıyorsunuz. Fiba belkide bu kuralların adını Ufuk Sarıca Orhun Ene kuralı olarak koyup öyle değiştirmeliydi.
Kim bilir Panionios maçının son saniye taktiğini veren Ercüment Sunter'de Fiba'da bir kuralın değişmesine neden olur bu taktiği ile. Fiba şöyle diyebilir; mola alarak yarı sahadan oyuna başlayacak olan takımlar kendi sahalarına topu pas olarak kullanırlarsa yarı saha olarak cezalandırılır ve top rakibe geçer.
İLKER KESER

TANJEVİÇ GÜNCESİ

Tanjeviç yapı olarak çok eski tarz ve eski kafalı bir çalıştırıcıdır. Basketbolu çok iyi bilir ama her basketbolu iyi bilen iyi öğretecek diye bir şey söz konusu değildir üstelik her iyi bilenin bildiğini öğretme metodu farklılıklar gösterir ve bu metotların her topluma uymasını asla bekleyemeyiz.
Tanjeviç yapı olarak devamlı bağırıp çağıran, oyuncularını her an azarlayan fırçalayan sanki hiçbir şeyden memnun değilmiş gibi tavırlar sergileyen bir yapısı var.
Bu tarz bir hoca tabiî ki koskoca Avrupa şampiyonasına giderken; onca eksiğine rağmen Mirsat , Ömer , Hüseyin gibi oyuncuları götürmeyi tercih etmez çünkü Semihe Endere Cenke çok kolay bağırıp çağırabilir ama yaşlı diyerek kılıf uydurup kadroya almadığı koskoca Ömer Hüseyin ve Mirsata bu körpe gençlere bağırdığı gibi bas bas bağıramaz.
Bağırsada Sırbistan’daki turnuva gibi geri teper.
Tanjeviçi geçmiş dönemlerdeki takımlarına baktığımda, yaşım itibarı ile üç kez Koraç kupasında final oynayan Stefanel Milano takımından hatırlıyorum.
Takımın yıldız oyuncularından Fucka , Bodiroga ve Gentile gibi yıldız oyuncuların altyapısını kendi vermişti ve onlara istediği gibi hükmediyordu ama Warren Kid gibi değerli bir Amerikalı oyuncuyu da çocuk gibi azarlayınca bir yerde bir kopukluk oluyordu ve 3 kez üst üste gelinen finalde biride Efes Pilsen’e olmak üzere başlar önde ayrılıyorlardı.
Tanjeviçin en büyük başarısı ise İtalya ile yaşanılan Avrupa Şampiyonluğudur…
Orada da yine Fucka ,Meneghin gibi oyuncuları etkisi altına alıp De Pol gibi Mian gibi sınırlı kapasitede olup milli takıma beklide başka bir çalıştırıcının asla almayacağı oyuncular ile başarıya gitmişti.Orada da De Pol ve arkadaşlarına benim sayemde buradasınız mesajını her fırsatta vererek onları kontrol altında tutuyordu.Hatta Pozeco gibi üst düzey bir oyuncuyu kurban ederek bakın isteklerimi yerine getirmeyen yıldız dahi olsa takımımda yeri yok mesajını sağlam bir şekilde vererek takımı Bonora gibi kısıtlı yeteneklere sahip bir oyuncuya teslim etmişti.(sahi bizim milli takımımızın oyun kurucusu Real Madrid takımının oyun kurucusumuydu yoksa sıradan isimlermiydi…)
Tanjeviçin bu sistemi ile hemen her turnuvada elde ettiğimiz en kötü derece 6.lık olur ama biz kadro itibarı ile oyuncularımızın seviyesini göz önüne alarak önümüzdeki 2 Avrupa şampiyonasından en az birinde altını almış, altına ulaşmış olmamız gerektiğini düşünüyorum.
Kendini göstermek isteyen bu gençler ile sınırlı kapasitesi olan (fatih solak gibi...) oyuncular ile takım olarak gözükmek kolay, oysaki asıl önemli olan ve bizi başarıya götürecek olan yıldız oyuncular ile bunu başarabilmek.
Dünya Şampiyonasında Japonya da ki takımı izlemek tabiî ki hepimizin hoşuna gitti ama önemli olan o takımı yönetmek değil, mühim olan Mirsatlı,Hidayetli,Mehmet Okurlu,İbrahimli,Ersanlı,Serkanlı,Hüseyinli,Ömerli,Kerem Tunçerili kadroyu yönetmek.Yoksa Japonyada ki takımı yönetmek zaten kolay.
Peki, ben sormak istiyorum; Japonya’daki takımın herhangidir organizasyonda şampiyonluk şansı var mıdır?
Bide yukarıdaki isimlerle turnuvaya gitmek var hiç olmazsa bir ümidi olur insanın.
Tanjeviç’in oynattığı sistem asla bizim tarzımıza uyacak bir yapı içerisinde değil, en iyi oynayan oyuncuyu pat diye kenara alıyor, bir daha girdiğinde ise soğumuş oluyor ve ritim bulamıyor. Sırf bu tarzı bile bizim insanımızın dilinden hiçbir şekilde anlamadığını ortaya koyuyor.
Her takım oyun kurucusu kadar konuşur sözüne göre bizim milli takımımız hem sağır hem dilsiz.
Ferasyon’un Tanjeviç’ten önceki en büyük yanlışlığı 2001den beri oyun kurucu eksikliğine rağmen halen bir yabancıyı devşirip oyun kurucu açığını kapatamaması.
Bakın Ruslar bile Amerikalıyı Rus yaptılar.
Slovenler Ariel Mc Donald’ı milli takımların da oynattılar (2001'de bizi yenen takımın oyun kurucusu idi, bende sahada canlı izledim)
Gürcüler eski Ülker’li Shammond Williams’ı oynatıyorlar. İsrailliler yıllardır bu işi yapıyorlar David Sharp her daim milli takımda.
Ruslar Amerikalı oyun kurucu ile şampiyon oldular biz kaldık elimizde altın bir kadro ile sadece bir 2.likte.
Tam da Tanjeviçten acaba kurtulabilir miyiz? Acaba milli takımı bırakır veyahut ta kovulur mu? Düşüncelerini kafamızdan geçirirken bir anda onu Fenerbahçe Ülker Spor basketbol takımında efsane çalıştırıcı Aydın Örs’ün yerinde bulduk. Yani biz ondan kurtulmayı beklerken o içimize daha da girmişti.

İşsiz bir şekilde dolaşırken 2 tane NBA oyuncusu(Memo-Hedo), 2 tane Avrupa’nın en elit oyuncusu(İbrahim-Mirsat), 2 tanede potansiyel NBA oyuncusu(Ersan-Cenk) ve çok iyi bir kadro derinliği olan(Tunçeri-Serkan-Tutku-Ömer-Muratcan-Beşok-Cevher… anti parantez sadece milli takımda olmayanları yazdım) milli takımımızın teklifine balıklama atlayan Tanjeviç ayak oyunları ile Aydın Örsü koltuğundan etti.
Güya İtalya’dan ve İspanya’dan teklifler varmış da oraya gitmesindense Türkiye’de çalışması daha doğru olurmuş milli takımımız açısından.
Şimdi anlayamadığım bazı şeyler var.
Nasıl oluyor da 27 yaşındaki Kerem Tunçeriyi yaşlı diye milli takıma almayan Tanjeviç Keremin yerine milli takıma aldığı Hakan Demireli kupa finalinde Efes Pilsen karşısında 1 dakika bile oynatmazken 37 yaşındaki Damir’i o kadar sahada tutuyor.
Milli takıma almayı uygun bulmadığı bir diğer önemli oyuncu olan Ömer Onan’ı sahada en çok kalan 2. oyuncu olarak görüyoruz ve rakibin en iyi oyuncusunu sahadan silerek şampiyonluğu getiren oyuncu olduğunu görüyoruz. O savunmayı gören herkes keşke milli takımda da olsaydı demiştir herhalde.
Ya Tanjeviçin getirdiği Slovenlere ne demeli maça uzun olanı ile başladı ama maç boyu yine milli takıma almadığı Oğuz Savaş ile oynadı. Euro Leage’de alınan son galibiyetlerde de yine Oğuzun imzası var.
Milli takımı 2010 masalı ile uyutan usta koç Tanjeviç, herhalde Fenerbahçe Ülker’i de 2010 masalı ile uyutamayacağını anlamış olacak ki, doğruları kulübünde tez elden uygulamaya geçmiş…
Aziz Yıldırım başarıyı, her daim kovalayan bir başkan. Tanjeviçte bunun farkında olmalı; kendisi için şampiyon koçunu kovan başkanın eğer sene sonunda takımı şampiyon yapmazsa onu kovacağını çok iyi biliyordur herhalde.
Milli takımda Aydın Örs’ün uzun zamanda yarattığı milli takımı kolayca dağıtan Tanjeviç, Fenerbahçe Ülker takımı ile başarıyı bir an önce yakalamak için hazır olan ve birlikte oynamaya alışmış olan takımı bir arada tuttu. Ömer, İbrahim, Damir, Solomon, Semih, Oğuz, Mirsat birbiri ile oynamaya alışmış bir ekip. (bu oyunculardan Semih ve Solomon hariç hepsi daha önceki yılda yine şampiyon olan Ülker Sporda beraber oynuyorlardı.
Milli takıma gelince benim için bütün oyuncular aynıdır ben yıldız oyuncu bilmem topuda eşit paylaştırırım diyen Tanjeviç, milli takımda koskoca Al Star pivotumuz üzerinden tek bir set hazırlamazken bakıyorum da kulüp takımında tüm ipleri Solomona vermiş bile, üstelik milli takım kendi sahasını 4–5 saniyede geçerken Fenerbahçe Ülker hücuma jet hızı ile başlıyor.


Basketbolumuza çok uzak olan Tanjeviçin basketbolumuza açtığı yaralar elbet bir gün kapanır ama bu yaraların açılmasına vesile olanlar bir an önce uyan salarda daha çabuk yara sarmaya başlasak.





İLKER KESER

HERŞEY GÜZEL OLACAK

Uleb Cup’da tur heyecanını doya yaşadık. Gecenin başında belki de iki takımımızdan ümidimiz pek yoktu en azından azdı ama her üç takımımız da canla başla mücadele ederek bize güzel bir gece yaşattılar.
Gecenin başlayan ilk maçında Türk Telekom iyi oynadı ama ilk maçtan getirdiği yüksek skorlu mağlubiyet onların elenmesine neden oldu. Aslına bakarsanız turu geçebilecek düzeye geldiler, 2 sefer fark 15–16lı sayılara kadar geldi ama ondan sonra üç sayılık atışlarla farkı gerekli olan 27–28li sayılılara arttırmadıkları gibi üçlükleri rakipten yiyince farklar hep eriyip gitti. Rakip takım bazı yorumcuların dediği gibi toplama takım değil baya baya atletik hızlı oynayan şut sokan ve uzun bir takım. Rusya’da bu doğalgaz dolayısı ile bu paralar oldukça gittikçe çok daha büyük bütçeli ve daha iyi takımlar kurmaya devam edeceklerdir.
Telekom maç boyu baskılı oynayıp farkı bir an önce bulmak istedi ancak gerek üç sayılık atış ve isabet bulamamaları gerekse Khalid El-Amin’in gününde olmaması nedeniyle elenmekten kurtulamadılar.
Beşiktaş Cola Turka-Jerusalem maçında resmen koç faktörünün ne demek olduğunu izledik gördük bir kez daha öğrendik. Sunter belki de haklı olarak bir an önce farkı bulmaya çalışırken Ataman ince ince adeta oya işler gibi rakibi işleye işleye potaya agresif saldırgan yırtıcı girişken bir şekilde hücum ederek rakibi dağıttı. İlginç olan rakip koç oyunun sonunda sahadaki seyirci maçı nasıl izlediyse oda maçı öyle izledi. Bu maç kesinlikle Ataman’ın zaferi olarak tarihe geçecek.
Hapoel Jerusalem’in Amerikalı oyuncusu Jamie Arnold 5 faul alıp çıkınca oldukça rahatladık ve iyice yumuşayan rakip pota altını maden bulmuş gibi çok iyi işledik. Arnold’un yerine giren Noel Felix 4 faule ulaşınca çok korktum; zira o oyundayken takımımız 6ya 4 oynar gibiydi. Adam paso lehimize çalıştı,5 faul alınca gerçekten çok üzüldüm J
Hafta içi futbol maçında gerçek duygularını açığa çıkarıp gollere tribündeki taraftar gibi tezahüratte bulunan başkan Demirören’in bu kadar heyecanlı bir maçta yerinden dahi kıpırdamaması çok ilginçti.Heralde başkanın üzerine fazla gitmişler ve oda bu maçta böyle bir davranış sergiledi.
Son maç aslında diğer maçlara oranla maç öncesi daha rahat bir maç gibi duruyordu ama ilk maçın nerdeyse tam bir kopyası oldu. Hatta bir ara berabere bitecek sandım. Hemen aklıma acaba berabere biterse ne olur deplasmanda daha fazla sayı atan takım kazanır mı falan gibi sorular takıldı.
Murat Özyer yine Ataman gibi rakip koça üstünlük sağladı ve hamle olarak Fransız koçun hep bir adım önünde yer aldı. Cüneyt Erden takımını galibiyete götüren etkenlerin başında geliyordu ama Fatih Solak oynadığı zaman zarfında pota altını adeta kararttı Fransız ekibine.80 dakika basketbol oynayıp sadece bir sayı fark atıp rakibi geçmek şans olarak görülebilir ama durum kesinlikle öyle değil. İki takım 40 maç daha yapsa (ki buna kimsenin sinirleri dayanmaz) her maç aynı bu iki maç gibi biterdi ama hepsinin sonunu oyunu bilen oyuncularımız ve koçumuz sayesinde yine biz alırdık.
Ayhan Şahenk Spor Salonunun çemberleri yapıldığı ilk günden bu yana oldukça sert, atılan şutları hep dışına atıyor. İlk günden bu yana şikâyet edilen potalardan bir an önce kurtulmalı. Zamanın da milli takım Avrupa Şampiyonası elemelerini Ankara da oynayacağı için oyuncuların alışık olduğu Abdi İpekçinin çemberleri geçici olarak Ankara’ya taşınmıştı ve Orhun, Harun, Ufuk, Volkan gibi şutörler alışık oldukları yumuşak çemberlere karşı hiçte yumuşak davranmayarak bizi Avrupa Şampiyonasına taşımışlardı. Çemberin bu kadar önem taşıdığı bir sporda neden bu sert çemberlerden kurtulmazlar bilemiyorum.
Maçın sonunda aklıma birden Delaney Ruud’lu Asvel’in Efes Pilsen’i final four yolundan nasıl elediği geldi ama Allahtan bu sefer bir ara Ülkerde de oynayan Delaney Rudd ayarında bir oyun kurucusu yoktu takımın. Zaten bizim Dee gibi bir oyun kurucuları olsaydı çok üst seviye bir takım olurdu Asvel Villeurbanne.
Gecenin sonunda hem Beşiktaş Cola Turca hem de Galatasaray Cafe Crawn muhteşem seyircilerinin desteği ile çok zorlu turu geçerek ‘’Herşey Çok Güzel Olacak’’ mesajını bizlere verdiler.

İLKER KESER
basketci14@gmail.com

28 Nisan 2007 Cumartesi

Posted by Picasa

19 Nisan 2007 Perşembe

BECAYİŞ

Becayiş artık iyice tıkanma noktasına gelen il içi ve il dışı atamalara büyük ölçüde bir ferahlama ve dolaşım kolaylığı getirecektir.
Becayişin yeniden canlanması gerektiğini düşünüyorum. öğretmenler yer değişikliğinde çok zorlanıyorlar ve genelde olmadık yöntemlere başvuruyorlar.
Niğde’deki öğretmen Samsuna Samsundaki de Niğde’ye gitmek istiyor ama ikisi de kapalı, yer değiştirmek imkânsız ve müthiş bir tıkanıklık oluşuyor. özellikle sınıfçılar tamamen sıkışmış durumdalar, becayişin bu sıkışıklığı biraz eriteceğini düşünüyorum.
Becayiş bütün öğretmenlerin en doğal hakkı olduğuna inanıyorum ve bu hak mutlaka sahiplerine teslim edilmeli.
Olaya MEB’in soğuk bakmasının en büyük nedeni zamanında görev yerlerinin resmen satışa çıkartılmış olması.
Bu işin ticarete dökülmesi, ama her olumsuz olayda, olumsuzluğu düzeltip insanların yararına sunma yerine onu kökten kestirip atmak işin kolayına kaçmaktır ve böyle yöneticiliği herkes yapar. önemli olan sorunları aşabilmek, çözüm üretebilmek. Mesela şöyle bir durum söz konusu olabilir;
Becayişten yalnızca mecburi hizmetini tamamlamış olanlar faydalansın diye bir madde eklenirse birçok şeyin önüne geçilebilir diye düşünüyorum.
Sendikalar becayişi ne zaman gündemlerine almayı düşünüyorlar?
Bana göre asıl sorulması gereken sorulardan biride bu, sendikalar becayiş sistemine bir an önce değinmeli ve hükümetin gündemine sunmalı.
öğretmenler için oldukça rahatlık sağlayacak bu uygulama dilerim bir an önce hayata geçer.